29 Mayıs 2013 Çarşamba

sorular



















korkularımın üstüne mi gitmeliyim? izin mi vermeliyim onlar bana üstün gelsin?
susunca mı güçlüyüm? konuşurken mi?
ertelemek en sık yaptığım şey ise şu günlerde, kendimi bile olabilir miyim ertelemiş?
susarak mı daha çok kalp kırarsın? konuşarak mı?
özlemle öfke arasında hep böyle ince bir çizgi mi vardı? sen mi erittin katları?
kelimelerin mi daha acımasız? bakışların mi?




26 Mayıs 2013 Pazar


Bilim tarihi kitabında İbn Hazm'a rastlamak...

Love, may God honor you, is a serious ilness, one
whose treatment be in proportion to the
affliction. It's a delicious disease, a welcome malady.
Those who are free of it want not to be immune, and
Those who are stricken by it want not to be cured...*

*John Freely/ Light from the East quoted from The Dove's Neck-Ring (Güvercin Gerdanlığı)



25 Mayıs 2013 Cumartesi

yazıyorum, yazıyorum, siliyorum
ne tuhaf
şiir okuyorum, şarkı dinliyorum
halbuki sadece
6 gün daha
dayanmalıyım
hepsi o
bitecek sonra
kaçacağım kendi dünyama
dostlar göreceğim
sevgi ile, eşya ile avutacağım ruhumu
6 gün hepsi o...

24 Mayıs 2013 Cuma

Uyku

Son günlerde uyku ile farklı bir imtihan içerisindeyim. Uykusuzuk da uykuya düşkünlük de daha evvelden başıma gelmiş şeyler. Çok uykusever sayılmam, sadece düzenli uyumayı, aynı saatlerde uyuyup-uyanmayı tercih ederim. Az olsun, öz olsun... Ama stersli olduğum dönemlerde işler değişir, ya çok uyurum ya hiç. Hiç derken bayağı bir "hiç" den bahsediyorum. Şöyle ki son 10-15 gündür günde ortalama 2-3 saat uyuyarak normal hayatımı sürdürebiliyorum. Normal derken abartmayalım tabi, minimum sosyal hayat, çoğunlukla depersif düşünme hali, okuduğunu anlayamama, yazdığını okuyamama hezeyanları... Ama yine de dışarıdan bakınca normal insan... gerektiğinde toplu taşıma ile olur da çalışabilirim umuduyla abuk sabuk yerlere gitmeler, odada çalışma denemelerinin kendini temizlik yaparken bulma ile sonuçlanan tuhaf ruh hali. Bir gün mutsuz, umutsuz ertesi gün neşeli, ümitvar gitgeller. Böyle bir dünya uyku ile yaşadığım... Dün geceki yarım saatlik bilgisayar başı uyuklaması hariç, uykum gelmiş değil, bazen baş ağrısı olarak kendini ifade edebiliyor, ama bildiğimiz uyku gelme hissi şimdilik buralarda değil, son birkaç gün...uğramasın...

22 Mayıs 2013 Çarşamba

el yazısı


Eski defterlere bakıp bir yazımı aradım, aradım da bulamadım. Zira el yazım "muhteşem", okunmamak için yazmışım sanki. Sonra bir yerlerde arkadaşların yazdığı yazıları, notları gördüm. İsim yazmıyordu, ama anlamak için kime ait olduğunu okumak bile gerekmiyordu. El yazısı öyle bir şeydi ele veriyordu kendini. Görüyormuşsun gibi geliyor mimiklerini, okuyorsun hislerini.Öyle tanıdık. Düşünüyorum tanırdım eskiden arkadaşlarımın el yazılarını, şimdi mümkün değil bilmek. Her ne kadar teknoloji hayatımı kurtarmış ve artık okuyabileceğim yazılar yazabiliyor da olsam elle yazılmış bir şeyler okumanın tadını özlüyorum bazen...


Allah'tan bundan evvel de böyle karışık olduğum zamanlar oldu, belki çoğunlukla zihnimin ilüzyonları idi ama olsun; denemiştim kendimi. Şimdi yazılacak onca makalenin arasında ben kendi sesimi dinleme derdindeyim ve sesim her zamankinden cılız. Bir yolculuğa çıkmaya hazır değilim, uzun uzun uyumak istiyorum sadece. Peki neden bavuluma koyacaklarımı düşünüp, her sabah 6.58'de uyanıveriyorum uykusuz gecenin inadına. Hep aynı alarmsız, keskin uyanış. Nerede bana yol gösteren rüyalarım? Dostların rüyalarına giriyormuşum sitemkar, aradıklarında edemiyorum halbuki sitem, söyleyemiyorum dahi benim kafam karışık. İyi dileklerimi sunuyorum yalnızca ve en içten dualarımı. Kendi kafa karışıklıklarım yetmezmiş gibi başkalarının karışıklıklarını izliyorum hayretle, öfke karışıyor bir de tabi bazen bir şekilde.

12 Mayıs 2013 Pazar

Duvar

Ne oldu? nasıl oldu? ne zaman oldu? bilemiyorum. ama benim güçlü, yüksek duvarlarım yıkıldı, gölgesine gizlenip kendimi dinlediğim, kimseyi içine almadığım, vaktiyle alamadığım duvarlarım yıkıldı. Şanslı günümdeysem ince bir perde koruyor ruhumu gözlerden, hepsi o. Bazen de son günlerde olduğu gibi uçsuz bir çölün ortasında dikiliyorum adeta, nereden bakılsa görüleceğim. Kaçacak yerim yok, ortadayım hemen orada. Ve korkuyorum biri gelip alacak beni buradan, burası güvenli değil peşime takıl dese karşı koyamayacağı sanki. Diyemeyeceğim; ben yalnızlığa aitim. Çölün sıcağı bırakın sarsın beni ama ruhum tanınmak istemiyor, sahip olunmak istemiyor. Bilmek istemiyor başka ruhları, istesin istemiyorum yada. Ama diyemeyeceğim tüm bunları. Çöl fırtınaları ayak izlerini bile süpürecek yalnızlığımın, başka hikayelerin, başkalarının hikayelerinin kahramanı olacağım. Ne zaman? ve nasıl? yıkıldı a benim canım duvarlarım.

7 Mayıs 2013 Salı

Zihnini parçalara ayıran, ruhunu yoran bütün o akademik yazıları bir kenara koy ve temiz bir blog sayfası aç. Nerede olduğunu ve ne yaptığını hatırlamak için içine dön. Aradığın şey içinde! okuduğun binlerce sayfa ilerletmiyorsa seni bir adım çoktandır; düşün!. Uzakta değildir belki baktığın. Hani o sevdiğin şarkıyı duyduğun dakikanın ilk yarısında, hani seni heyecanlandıran bir arkadaşın gülüşündedir ilham. Ağırlığıyla seni ezen kelime koridorları, o yazılmış en büyük kitaplar, en çok alıntılanmış makaleler bomboştur. Sen hazır olana dek her söz manasız, tekrar ve yük doludur.
Ve yazdıkça içinden bir ağırlık kalkıyor yenisi yerini dolduruyorsa belki bu sayfayı da kapatmalısındır. şarkıya ritim tutmak için tıklıyorsan belli belirsiz klavye tuşlarına, sözlerin kafiyesi zihninden başka bir şarkı yazıyorsa aynı an itibariyle. Ve öfkeliysen bilmediğin duygular denizinde umarsız yüzenlere belki kalkıp yürümek vaktidir.
bitti.

12 Nisan 2013 Cuma


Hani bir gün,
Çok üzülmüştüm, haklıydım da üzülmekte. Ağlamaktan yüzümün her bir kası sızlıyor, damarlarımdaki her zerre akmak için çırpınıyordu. Hiç bitmeyecek sanmıştım, hiç geçmeyecek. Ne gönül meselesiydi, ne bildik öğrenci endişesi. Başka bir şeydi kalbimi sızlatan, yarından korkutan. Canım öylesine yanarken dahi biliyordum bir gün geçecek, hiç bir acı ilk anki gibi taze kalmaz. Bitmedi, maddi-manevi sıkıntısı her geçen gün  artarak devam ediyor. Ama acı, sızı hiç ilk günküne benzemiyor, ancak ufacık bir yansıması, endişeden geriye kalan zerreler, gözyaşları buğu gibi gözümde, O gün korkmakta haklıydım, nefesim kesilene dek ağlamakta da, peki ne oldu? Hiç. Sen hayat dursun istediğinde durmaz hayat, inadına devam eder ve sen her zamankinden çok mücadele etmek zorundasındır. Kimse bilmezken senin dertlerini, bir tek kendini dertli sanan dertlilerin dertlerini dinlemek, sonra tüm bu dertlerden muzdarip biz zavallıların nasıl da günahkâr olduğunu hatırlatacak şeyler öğrenmek. 
Zorundasın. 

6 Nisan 2013 Cumartesi

Karışmak

Zihnim berrak sularda yüzmüyor hiç,
İlim ile mi meşgulüm?
Küfür ile mi?
Fikrim iğne deliğinden geçse dün
Kapılara sığmıyor bugün
Düşün.
Düşün..
Düşün...
Kelimeler
Sesler
Fikirler
Top oynuyor
Zihnimin koridorlarında
Şşşşşt, herkes çekilsin köşesine...






21 Mart 2013 Perşembe

Öncelik,



Hani bazen olmadık bir anda olmadık bir yerde olmadık şeyler üzerine düşünürken bulursun ya kendini, öyle oldu.
Kendi kendimi attığım küçük bir maceranın dönüş yolunda, kendimi yollara vermişken,
zihnimi boşaltmak için topuklu ayakkabılara rağmen sersem sersem saatlerce yürürken bir an geldi, keyfim yerindeydi ya manzara hoş göründü gözüme o daracık dik yolda, eski ve güzel binaların arasından deniz görünüyordu
anı yakalamak istedim,
yıllarca direndiğim akıllı telefon dünyasında henüz yerini almış bir acemi, çıkardım telefonu gördüğümü kaydetmek istedim,
ve işte o an anladım;
gördüğümü göstermem mümkün olmayacaktı,
pek teknolojik telefon
ya binalara ya denize odaklanıyordu, önceliğini seç diyordu bana; Hangisi daha güzel?
Oysa ben aslında tümünün istiyordum, hem denizin mavisini, hem binanın yorgunluğunu...
Bir kez daha anladım, önceliklerden ibaret hayat.
Bilemezsen önceliklerini, o an yalnız senin hafızanda silik kalacaktır, karar veremezsen neye odaklanacağına resmin olamayacaktır...
Anlatacak hikayen, yazacak tezin, yapacak resmin, çekilecek fotoğrafın hepsi önceliklere ilişkin...
Senin gördüğün değil göstermek istediğin.

18 Şubat 2013 Pazartesi

sessizliğin üstüne düşen gölge
ve kocaman elleri sevginin
birlikte sıkmışlar boğazını
aciz hürriyetimin



13 Şubat 2013 Çarşamba

Yarın girilecek bir sınav, üstüne düşünülüp tartışılacak kitaplar, fikirler varken tek yaptığım ruhumun kırılganlığına şaşırmak, oturdum saatlerdir bunu yapıyorum. Hala diyorum öğrenememişim güçlü olmayı, hala duygular üzerine her şey.
Hatırlıyorum birden lisede yapılan bir kişilik testini, sorulardan biri zihnimde apaçık;
IQ mu EQ mu?
Cevabım net IQ, evet ben o zamanlar zekaya değer verirdim. Hala veririm ama duyguların yanına yanaşamaz, belki zeki ama vicdansız insanlar tanıdıkça oldum böyle. Belki onlardan biri olma endişesiyle...
Zihniyetim değişti adeta
Akıl ile kalb etmek, kalb ile akl etmek efdal geldi.
Dengem bozuldu, rakamlarla tespit edilen bir zekaya ve onun gücüne inanmak kolaydı ya ölçülemez ve anlaşılamaz duygular onların gücü?
İşte ben demek ki duygularımı yücelttim, şımarttım. Şimdi onlar bana üstün geldi, herşeyin ötesine geçti. Kontrolümü kaybettim fikrimde, zihnimde, ruhumda, kalbimde....toparlayamıyorum nicedir.

30 Ocak 2013 Çarşamba

emeğe saygı

Hayatta herkesin; "yok canım benim başıma gelmez öyle şey, düşmem ben o hataya, olacak iş değil" dediği şeyler vardır. Benim de var, var maalesef. Ve maalesef bir tanesi geldi başıma, düştüm o hataya, oldu. Üzüntü, kızgınlık yok ben de sadece hayal kırıklığı, bir kez sevdiğim insanlara kızamıyorum, üzülmüyor canım yansa bile ama işte başka bir şey oluyor, nasıl yani diyorum? nasıl olabilir? arkadaşlık, dostluk bu kadar kolay mı? aslında ben sadece yaşanılanlara, konuşulanlara, geçen zamana... emeğe saygı istiyorum.

13 Ocak 2013 Pazar

öyleyse ağla, çünkü haklısın
çok hızlı ve çok fazla yaşıyoruz
çok tanışıp, çok kaynaşıp, çok konuşup, çok yazışıp, çok unutuyoruz
kelimelerin, resimlerin, anların, anlamların tükendiği çağdayız
hiç onlar kadar huzurlu olamayacağız, hiç bir an tamamen bize ait değil, hiç bir yer ve hiç kimse...

6 Ocak 2013 Pazar

Hindistan'da Bilim :)

Üşenmedim, oturdum 6 yıl önce yazdığım bir akademik bir de gevezelik yazıyı okudum. Yok artık dedim, evet çok basit evet seviye yerlerde ama kesinlikle daha güzel yazıyormuşum. Önce kendime bir acıma haline büründüm, üniversiteye başladığında insan ne kadar toy ne kadar küçük ve bunun ne kadar bilincinde değil dedim. Sonra bu korkunç yazıları -ki benimki hiç bir zaman en korkunçlardan biri olmadı- okumak zorunda kalan hocalara acıdım. Sen oku oku koca adam ol, akademik yazıların içinde boğul sonra gel bu öğrencilerin basitliklerinden mütevellit anlaşılamayacak düzeyde tuhaf olan yazılarını okumaya çalış, lisansüstü öğrencisi olarak yazdıklarım daha karışık evet ama hala bu akademiklerin anlayabileceği düzeyde karışık değil. Evet evet eminim, onlar ancak ve ancak karışık yazı dilini anlayabiliyorlar. Basit onlar için karmaşık; iki kere iki dört deyince orada gizli bir teori arıyorlar, bulamayınca anlaşılmaz bu diyorlar, yok efendim anlaşılmaz bir şey yok, yormayın kendinizi. 

Eğer elektronik posta kutum beni yanıltmıyorsa üniversitede yazdığım ilk yazı "Hindistan'da Bilim" muhtemelen bu şekilde ödev verilmiş zira bir konu seçecek olsam bu ne o zaman ne şimdi ne de başka bir zaman "Hindistan'da Bilim" olmazdı. O gün konuya ilgisizliğimden ve bilgisizliğimden bugün de geçtiğimiz dönem aldığım "Karşılaştırmalı düşünceler tarihi" dersinde 2 hafta boyunca "Çin ve Hint'de bilim diye bir şey yoktur. Baktım baktım bulamadım ben bulan olursa haber versin" şeklinde işlediği için mevzuyu ikna olmaya yakın durumda oluşumdan, ikna olmasam dahi bu topa girmek istemem, kaldı ki Hint benim için "bollywood"dur. Tercihim değildir -slumdog millionaire tenzih ederim, sondaki hint dansı sahneleri dışında gayet dayanılır bir filmdir-. Hint derken zihnimde o danslar o müzikler dolaşmaya başlar bir fena olurum.

Velhasıl, insan yıllar sonra okuduklarını bakınca bambaşka şeyler düşünüyor, aldığı not, eleştiri aklına bile gelmiyor. Ben de son günlerde yazdığım o upuzun ve Türkçe'min İngilizce'mden, İngilizce'min Türkçe'mden beter olduğunu düşündüren yazıları okuduğumda, sabah namazıyla ne kadar uykusuz olduğumu hatırlatan, kısacık uykularla hiç bir zaman tatmin olmadığım yazılar yazdığım, kendimle kavga halinde, yardım mı almalıyım boğuşmalı mıyım diye sorguladığım günleri çoktan unutmuş olacağım. Ve muhtemelen yine hala son dakika insanıyım, hala iyi yazamıyorum diye hayıflanacağım. Buyum ben, alışmalıyım...

29 Aralık 2012 Cumartesi

Neşe


Gereksiz mutsuzluk gibi gereksiz neşelerim de oluyor arada :) 
Mutlu olacak bir şey yokken ortada bir bakmışım mutluyum, uzun sürmeyecektir ama olsun, 
birkaç saatlik bir neşe bile hiç fena değil. İyi bile geliyor, 
dert edecek onca şey varken keyifli olabilme ihtimalini bilmek. 
Gerçek dünyanın karmaşasından uzaklaşıp, hayali bir şeylerle eğlenip, gülümsemek. 
Sonra bir tesadüf eseri "hipoglisemi" isimli eski bir yazımı okuyup, önce nasıl depresifleşmişim diye kendime kızmak sonra kendimi bu kadar açabilmiş olmamın ne büyük bir adım olduğunu hatırlayıp keyiflenmek. Birbiriyle hiç ilgisi olmayan şeyler arasında kurduğum bağlantıyı görüp. 
Belki Haldun, Hodgson, Aranson, Iqtidar ve daha bir çok kişi ve bir sürü kavram arasında aslında olmayan bir bağlantı kurabilirim demek, kim bilir? :)

26 Aralık 2012 Çarşamba

İşte sonra, olmadık bir anda gözlerden süzülür yaşlar,
Küçük bir kızken "ağlayınca gözlerin güzelleşiyor" diyen anne de yoktur yanında
Teselli edecek hiç kimse
Yaslanacak bir omuz bulamazsın
Canın yandığında
Büyük bir yara değil belki
Küçücük
Birkaç güne unutacaksın
Hiç acımayacak belki
Ama her şey mi üst üste gelir?
Küçücük sıkıntılar bir dağa nasıl çabucak dönüşür?
Her şey mi yakar canını
Büyümemiş bir kızın
Büyümekten korkan küçük kızın
Birkaç damla süzülür usulca
Öyle işte...
Hepsi bu, herşeyin canını yakmasına izin verir
Sonra
Küçük kızı onu yaşlı gözleriyle sevene sığınır
O yoksa yanında bu defa
Ona ait bir şeye
Yeşil taşlı eski bir yüzüğe sığınır
Annesinin gözlerine yakıştırdığı o eski yeşil yüzüğe

17 Aralık 2012 Pazartesi

Cenaze Aracı Etkisi


Her gün derse giderken cenaze arabası görüyorum, ama istisnasız her sabah. Zira öğrencisi olduğum enstitü hemen mezarlığın yanı başında-İstanbul'un kadim ve meşhur mezarlıklarından biri-şikâyetçi değilim. Önceleri farketmiyordum cenaze araçlarını, farketsem de üzerinde durmuyordum. Hayatın sıradan bir parçasıydı sanki ama şimdi bir metafora dönüştü zihnimde. Her gün görüyorsam onları ve tuhaf bir biçimde dikkat ediyorsam hangisi dolu hangisi boş, madem durum böyle faydalanmalıyım bundan dedim kendimce, her gün derse gitmeden önce ölümle yüzleşiyorum önce. Ölüm... Bütün bu çalışmaların, didinmelerin sonu sade ve sadece ölüm. Sonrası gerçek hayat! Bugünkü kısa ve yalan, asıl hayat o aracın gittiği yerde, o yeşil örtünün altında gerçekler. İşte bu halet-i ruhiye ile başlıyorum güne, bazen iyi bir etki bazen kötü. Kimi gün aklımı başıma getiriyor cenaze arabaları, kimi gün fazla sarsıyor… ama varlar işe, mezarlıklar, salalar, cenaze arabaları… varlar, ölüm gibi ölüm kadar gerçekler. İçinde olduğumuz şu hayatın geçiciliğini, gerçekliğini anlatırcasına her gün daha gerçek ve daha yakın.

11 Aralık 2012 Salı

2012'nin Aralık ayındayız, fikrimce kıyamet falan kopmayacak. Ama benim için kabus gibi bir ay oluyor halihazırda. İlginç bir gün geçirdim bugün, kütüphanede masa dolusu kitap ve internet ikilisiyle bir yazı yazamadım. Tıkandım, kalakaldım öylece, yazamadım, olmadı. sonra eve gelince aklıma geldi birden; ben bu sene epey şey yazdım, çoğunu kaldırdım kenara, öylesine şeylerdi hepsi. İyi yazmak mühim değil çoğu zaman, sadece yazabilmek, tıkanmamak istediğim. Sonra düşündüm ne zamandır böyle çok yazıyordum? Temmuzdan beri, zira bir tuhaflık yaşadım, alışık olmadığım bir silkelenme, bir büyüme, ruhumda bir perde indi, bir perde kalktı, sustum, konuşunca saçmalıyormuşum dedim, yazmaya başladım, gerekli-gereksiz yazmaya. sonra işte ertelediğim şeyleri yapmaya başladım, planlamadan kendiliğinden, arzuladığım gibi, sonra bir noktaya geldim ve yine tıkandım. Akademik yazım içinde sanırım bir silkelenmek gerekiyor, önce bir dibi görmem, yanmam gerekiyor ki küllerimden doğayım. Öyle işte...