6 Aralık 2009 Pazar

daha dün...başkalarının sorunlarına kafa yorarken...
bugün aniden...
yoksa...nasıl yani...yok artık...olmaz öyle şey...abartıyorum...kendim uyduruyorum...saçmalama hüm...yanlış anladın...ama neden...ne gerek var...kim bu numara....neden...korkuyorum...kuruyorum sadece...ufff...başım dönüyor...kuruntularımdan kurtulmak istiyorummmmm

5 Aralık 2009 Cumartesi

aklım almıyor...



bazen bazı şeyleri aklım almıyor...düşünsem de bulamıyorum doğru cevapları..hiç bir cevap bana doğru gelmiyor...şimdi bu katsayı mevzu var ben buna oldum olası karşıyım doğal olarak...neden doğal olarak ortada adaletsiz bir durum var çünkü mesele bana göre imam-hatip den falan ibaret değil...13-14 yaşında bir çocuğun ya da ailesinin yaptığı bir seçimi bütün hayatı boyunca taşıyacağı bir yük haline getirmek...diyelim ki çocuk teknik lisede okudu, okula girdiğinde taş çatlasın 15 yaşında mezun olurken 18 olmuş edebiyat okumak istiyor... yok arkadaşım okuyamazsın, katsayı var, hem sen okursan imam-hatipli de okur sonra halimiz nice olur...bu kafa yapısını anlamamın imkanı yok....
aklımın almadığı tek şey bu değil tabii...bizim memleket tuhaf, her şeyin bir yolu bulunur...öyle olmazsa böyle olur...yalnız benim bildiğim bir şey var bu ülkede; eylemle pek bir şey olmaz...olsaydı bugün biz bildiğiniz komünizmle idare ediliyor olurduk...malumunuz komün hayatına meraklı arkadaşlar...her gün eylemde...memlekette itiraz edilecek şey çok da itiraza cevap yok...olsun yine de sesimizi duyurmak olsun...yapalım eylem en azından haber olsun...cuma günü okuldan çıktım, edebiyat fakültesinden ana kampüse geçip biraz oyalandıktan sonra girdiğim, araç kapsısında değil de ana kapıdan çıkıyorum...biraz kalabalık var...imam-hatipli kızların çoğunluğu oluşturduğu grup eylem için hazırlanıyor...
anlamadığım şey 3 e geliyor sıra bu noktada...meydandaki Beyazıt camisinde cuma vaazı okunuyor...malum günlerden cuma namaz var...bizim memlekette erkeklerin önemli bir kısmı bu namazı aksatmamaya çalışır...Allah kabul etsin...imam-hatipli öğrencilerin bir kısmı da içeride tahminimce...ve fakat ben camiye yaslanıp öğrenci kalabalığını kendimce gözlemlemeye başlayınca gördüğüm manzara sarsıyor beni bizim hakları ellerinden alınıyor felandı falandı dediğimiz çocuklar ellerinde sigaralar eyleme değil de eğlenmeye gelmiş bir halde arkalarında kılınan namazdan bi haber gürültülü vaziyet de zaman öldürüyorlar...hani içimi bir şey gelip oturuyor...hangi imam hatip oluyorum..hangi gençlik...hangi hak...acıyorum hallerine...halimize...yazık oluyor diyorum yazık...bunlar imam olursa vay halimize...onun için birden daha çok istiyorum katsayının kalkmasını...imam olmasınlar da ne olurlarsa olsunlar...bir de imam olurlarsa vay bizim imama uyup da kıldığımız namazların haline...

27 Kasım 2009 Cuma

Bugün bayram erken kalkın çocuklaaar...Bayramı bayram gibi yaşamak ama önce ne için var? anlamak...

Senin İsmail’in kimdir?

Senin İsmail’in kimdir?
Veya nedir?
Makamın mı? Onurun mu?
Mevkiin mi? Statün mü? Mesleğin mi?
Paran mı? Evin mi?Bağın mı? Otomobilin mi?
Ma’şukun mu? Ailen mi?
İlmin mi? Rütben mi? Sanat ve maharetin mi?
Ruhaniyetin mi? Alimliğin mi? Elbisen mi?
Adın mı? Namın mı? Şöhretin mi?
Canın mı? Ruhun mu?
Gençliğin mi? Güzelliğin mi?
Ben nereden bileyim?
Bunu sen kendin bilirsin.
Her ne ve kim ise onu sen kendin Mina’ya getirmeli ve Kurban için seçmelisin.
Ben sadece onun alametlerini sana söyleyebilirim.
Seni iman yolunda zayıflatan, “gitmek”te olan seni “kalma”ya çağıran,
Seni “sorumluluk” yolunda şüpheye düşüren,seni kendine bağlayan ve alıkoyan,gönül bağlılığı,mesaj işitmene,hakikati itiraf etmene izin vermeyen,seni firara çağıran,seni maslahatçı izah ve yorumlara sürükleyen ve aşkı seni kör eden her şey…
İbrahimsin! Ve ismaili zaafın seni İblisin oyuncağı haline getirebilir.
Hayatında şeref,saygınlık,iftihar ve faziletin doruklarında bir tek şey vardır ki onu elde etmek için zirveden inebilir onu kaybetmemek için bütün
İbrahimi kazanımlarını yitirebilirsin:
O İsmailindir.İsmailinin bir şahıs veya başka bir şey olması mümkündür;bir durum bir konum,bir zaaf noktası olması imkan dahilindedir.
.
.
Ey “Hakk’a teslim olan”, “Allah’ın kulu”!
Hakikatin senden istediği şey, işte budur.
Budur “imanın daveti”, “risaletin mesajı”.
Bu senin sorumluluğundur, Ey “sorumlu insan”!
Ey “İsmail’in babası”!
“İsmail’ini öldür”!
“Kendi ellerinle kurban et”!

Ali Şeriati

22 Kasım 2009 Pazar

bim bam bom...

neden böyle bir başlık yazdım bilmiyorum dilime takılmış söyleyip duruyorum...zaten bu aralar dilime takılan takılana...olmadık ne varsa takılıyor...arabesk...fantezi...Türkçe pop...müzikallerden parçalar...neler neler... Allah'tan pek sık sesli çıkmıyor..genelde içimden vızır vızır bir şey...tuhaf bir hal içerisindeyim anlayacağın(burada kime hitap ediyorum bilmiyorum ama yazmışım bir kere kalsın artık) belki henüz tanımadığım bir okuyucum vardır...her ne ise sebeb-i ziyaretim şudur ki...bundan böyle daha sık yazmak niyetindeyim..kim okur bilemem ama ben bir çeşit günlük mantığıyla hayattan bir şeyler paylaşmaya devam edecek gibiyim...aklıma ne gelirse artık...pek edebi şeyler bekleme(ne oluyoruz ya kimle konuşuyorum ben)benden günlük şeyler söyleyeceklerim...selametle

7 Kasım 2009 Cumartesi

Bir gün...


Sabah 8 sularında... okul yolunda başlayan tuhaf bir vizeyle devam edip sonrasında kendini aşan bir perşembe günü konumuz...5 Kasım 2009 ...tuhaf bir sınav, sonrasında Betül'ün ani davetiyle...kitap fuarı yoluna çıkış, taksimden servise biniyoruz ki servis benle yaşıt yahut daha yaşlı...hatırladığım ben ilkokuldayken o otobüslerden vardı ki o zaman da eskiydi...neyse biz kaderimizde bu varmış diyerek bindik..kendimize benim o günkü müteşebbis ruhumla güzelce bir yer bulduk...abartmıyorum 10 dakika sonra arkadaş mide bulantısından ben baş ağrısından fenalık geçirmeye başladık...ben kalan yolu inecek yer arayarak geçirdim ki otobanda yokmuş öyle bir yer...ve İstanbul kitap fuarı sandığımız gibi İstanbul'da değilmiş...Kendini İstanbul sanan ama katiyen İstanbul olmayan bir yerdeymiş...Her neyse patlayan lastiğe rağmen sağ salim oradayız ya bu yeter...ama yetmezmiş içeride bize oksijen lazım olacak zira o da tükenmiş...kalabalık bu dağın taşın ortasında ki yer için haddinden fazla...ay ne kitap sever milletmişiz de haberimiz yok...yani en azından benim haberim yok...demek ki neymiş artık kitabı internetten alıyormuşuz...fuarda geçen saatler, alınan kitaplar, ve 20 tl= 2 sandviç + 2 kola durumu ellerinde 5-6 tl ile İstanbul'a gitmek niyetinde iki genç kız birinin akbili bitmek üzere...diğerinin aylığına arıza çıkıyor...avcılar otobüsü ki canlı çıkmamız yine bir mucize ve sonrasında metrobüsle...ver elini fakülte yahu ne büyükmüş bu İstanbul ve işte günün en güzel anları....okulun kapısından koşarak giren biz ve saat 6 ve müthiş konser başlar...Şevval Sam gezdirir memleketi 1,5 saat müzik...ve sonra ben bu gecenin bu saati nasıl giderim bu yorgunlukla eve durumu...ve imdadıma "hüm hemen beni ara" mesajıyla yetişen elf...elf ve esrayla sabaha kadar sohbet...sabah biraz üzüntülü durumlar...ve sonrasında da maryle hediye alma telaşı...amma 2 gündü olmalıymış...ufff anlatırken bile yoruldum

1 Kasım 2009 Pazar

başka bir zaman başka bir mekan...


kendimi ışınlamak istiyorum. Bir kaç saatliğine uzak bir yerde olmak. Hep düşündüklerimden başka şeyler düşünmek. Hep yaptıklarımdan başka şeyler yapmak. Başka şeyler öğrenmek. Başka şeyler söylemek. Başka yüzler, başka ruhlar tanımak...dinlemek istiyorum hiç duymadığım sesleri... tanımak... öğrenmek... başka sokakların kaldırımlarında yorulsun istiyorum ayaklarım...başka bir ben tanımak...başka arkadaşlar edinmek...geri geldiğimde kendime gelmek istiyorum...çok mu zor ışınlanmak???

17 Ekim 2009 Cumartesi

çok mu zor?

Hep sorular var aklımda...güvenmek ne demek? sevmek? bağlanmak? sanki hala büyümedim hala bulamadım cevaplarını soruların...hala bir korku var içimde...cesaretim yok deneyerek öğrenmeye... her şeyi denerim sanırdım ama deneyemiyorum işte, olmuyor...korkuyorum...canım acısın istemiyorum...istemiyorum daha fazla öğrenmek...ben yaralanmadan sevmek...güvenmek...bağlanmak istiyorum...birine "arkadaşım" derken inanmak istiyorum, güvenmek...hep öyle kalacağını bilmek...çok mu zor?

11 Eylül 2009 Cuma

bir şey var bende...kesik kesik hayat,tutunamıyorum zamana, kopuyorum koptuğumda beynim yazıyor, almış eline kalemi susmuyor...ama elim beynimin yazdıklarını düşman, korkuyor belki, korkuyor hırçınlığından...iyi ki İstanbul var... o da olmasa her şey yarım ben de..ne dedim ben? daha şimdi iyi ki İstanbul mu var????ben mi yazmışım bunu...ben kimdi onu da unuttum şimdi. ve İstanbul bugün ne çok hatırlattı bana beni, İstanbul... yürürken vapur iskelesine Eminönü'nde birden karşımda bir manzara. haberim yok o an neredeyim? ne yapıyorum?...Sarayburnu burdan hep böyle mi görünürdü...çamların arasında Topkapı'nın tevazusu, kendine güveni, mağrur heybeti...sen misin bu İstanbul? bu kadar büyüleyici, of be yanımda tam şurada sağ tarafımda yığınla bina sanki hepsi üstüme yıkılacak. denize kaçsam denizi doldurmuş bencil gemiler...hangisi İstanbul hangisi ben, off İstanbul gene böldün beni orta yerimden...İstanbul lavanta kokarmış... yalana bak be! hangi İstanbulmuş bu? neredeymiş Allah aşkına? aşiyan da mı kavakta mı? İstanbul sigara kokar, ter kokar, çöp kokar, leş gibi yağ kokar, balık kokar, et kokar....en çok da öfke kokar offf of

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Londra 2. gun : Cumartesi

Erkenden uyaniyorum gune, yorgunluk yok uzerimde... keyifli bir gune basliyorum sanki. gerci hersey gulluk gulistanlik olamiyor tabi, olumsuz bir suru sey var hayatta, pesimizden kosan, etkilemese bila acitan...
bugun beklemedigim sekilde gelisiyor. sehrin biraz disindaki buyuk alisveris merkezlerinden birine LakeSide`a gidiyoruz. "kocaman" anlatmak icin uygun kelime. o kadar buyuk ki kafa karisikligindan keyif almak mumkun olmuyor. yuzlerce magaza ancak 3-4 tanesine bakabiliyoruz. secenek o kadar cok ki ben secemiyorum kafam karisiyor. etrafima bakiyorum insanlar birbirinden cok farkli bu ulkede, hersey bir tuhaf, herkes birbirine cok uzak, cesitlilik mi demeli bilmiyorum. cok buyuk bir giyim magazasindayiz, cesit cesit kiyafet, ayakabilar, terlikler yaz sezonu acilmis yok yok orta kalite hersey ama giyatlar tuhaf derecede dusuk, ama seceneklerin fazlaligi alisverisi engelliyor sanki. dikkatimi ceken ilginc seyler var calsianlarin hic biri beyaz Ingilizlerden degil. hepsi farkli milletlerden, belli ki ucuza calistiriyorlar, uretenlerde yine bu gelismemis ulkelerin insnalari, ureten, calisan ve satin alan herkes birbirine cok benzer ve cok farkli burada...

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Londra 1.gun

Uzun uzun zamandir bekledigim yolculuk bugun basladi sabah erken saatte dustum yollara...icimde o hep bildik hisler bir seyler unutmus oldugumdan emin, hatirlayabilecegimden kuskulu...hic stres yok ama bir mutluluk sanki uctukca hafifliyorum, kaciyorum kendi kalabaligimdan baska kalabaliklara elimde ASK var okuyorum Sems'in Rumi'yi bulma hikayesini oyle bir hafiflik hic korku yok icimde komple teorileri uretmiyor beynim...keyifsiz degilim...uykusuzluk ve yorgunluk yapismiyor yakama...bir de sans var ustumde bugun acilan her kapidan ilk ben giriyor..her merdivenden ilk ben iniyorum kimse de kosmuyor pesimden, itelyen de yok. hic yanlis yone donmuyorum hic unutmuyorum soyleyeceklerimi..saskinim ama huzurlu...bir melek tutmus elimden ucuruyor sanki. anlamis halimi yorgun, bedbaht, duymus huzur diye inleyen sesimi...
simdi isin ozune donersek 3 saat 40 dakikalik sorunsuz yolculugun ardindan indim Stansted havalimanina az bucuk bekleme sonra yesil yesil yollarin ardindan cati katindaki sevimli odam... uzun uzun dinelenmeli bir gun onumuz deki gunlerin ayrintili plani hangi muze hangi kutuphaneye yakin? hangi yoldan gitsem daha guzel manzaralar gorurum...vs..vs..yalniz en buyuk kusuru bu gezinin henuz bir fotograf makinesi olmayisi...olursa insallah daha guzel olacak.

31 Mart 2009 Salı

Kime inanmak? Kime güvenmek? Kimi sevmek?...bunları düşündüm tramvaydan yanımdan aniden kalkan "arkadaşın" ardından. Sonra sordum kendime çok mu alınganım, fazla mı kırılgan, fakat kandıramadım kendimi...hiç olmazsa diyemez miydi şuraya gidiyorum sen de gel...yahut bir kuru kusura bakma yeterdi bana, alışkınım aza ama öyle olmadı. Ve sonra sildim yüzümde ki hayal kırıklığını yoluma devam ettim, yarın oldu kimse farkında olmaz zaten yaptığının ama ben yarın da silemezsem içimde ki acıyı kim yazık diyecek? 3-5 gün önce bir dostun söylediği doğru belki tanınmaz haldeyim şimdi. Bu ben değilim... duygularını gizleyen, kendinden korkan ben olamam. halbuki ne meşakkatle öğrenmiştim, hayır demeyi, istemiyorumu, onca zaman almıştı çin seddini yıkmak ve fakat artık bir daha yıkılmaz diye korkuyorum sanki bu defa. Beni kırdın "arkadaşım" demek ve bu kaçıncı hiç mi farketmiyorsun demek istiyorum ya birşey farketmez diye korkuyorum...

21 Mart 2009 Cumartesi

şimdi, birden adını bilmediğim birşey, bir ses bana yazı yaz dedi. Sesi duymadım. Kimseler yok etrafta ama içimden geldi . Yazıyorum. Ne mevzuda yazıyorum? Bilmem... kime yazıyorum? Haberim yok. Yalnız sabaha kadar yazsam içimde ki susamışlık geçmeyecek gibi.. mütemadiyyen ertelediğim yazma isteği sayfaların arasına sıkıştırdığım sözlerim..hepsi beynime üşüşmüş yaz diyor...anlat hepsini! kimse okumayacak olsa da anlat..ama yazmayı unutmuş parmaklarım yorgun...ürkek değil belki..endişe yok içimde. Ama işte yine de en derin de ki o sessiz beğenilme isteği korkutuyor beni. Gün geçtikçe ayyuka çıkan o çirkin duygu keşke biri güzel dese isteği, dipsiz kuyulardan çıkma savaşında sanki şu aralar... elinden gelse tüm duyguları yutup kemirecek beni! izin vermem evelAllah da hangi vakte kadar?...ne vakit bitap düşse zihnim hemen bir his yükselir içimden alır bütün kudretimi. Pek çok zaman ağırlık hissi bırakır kafamın içinde, taşıyamam kendimi...işte şimdi duyguların içinde biri isyankar...bırak beni diye yırtınıyor...ama biliyorum ki bıraksam rahat, dökülecek gözyaşlarının mesulü o olmayacak...

9 Aralık 2008 Salı

30 Mart 2008 Pazar

bir doğum günü daha

dündü o gün "ağabey"imin doğum günü bu "ağabey" kelimesini sevmiyorum abi şeklinde söylendiği gibi yazılmalı bence zira o hali çok soğuk sevimisiz geliyor bana.herneyse zaten ben isimle hitab etme dönemine geçeli oldu epey zaman...en zor iletişim kurduğm kişi belki de kendisi, beni en çok ağlatmış hep üzmüş ama düşündüğümde belki ortak yönlerimizde böyle olmuş tahammülsüzlüklerimiz karşılıklı, inatçılıklarımız,paylaşamadıklarımız hep aynı...her odasına gittiğime benden aşırdıkalrını görmek nasıl bozuyorsa sinirimi o da sevinmiyorm belli ki giydiğimde t-shirtlerini...ama hayat beraber geçmek zorunda benden 2 yaş 1 ay büyük abimle,zaman öğretecek belki bize paylaşmayı, kavga etmemeyi ona saygı duymayı, bana görmezden gelmeyi...

26 Mart 2008 Çarşamba

koskoca bir ay...

küçücük blogumda yalnız bir yazı...şimdi 26 günün en önemli gün 11i kalmış aklımda sevgili kardeşimin doğum günü... gün mühim değil, çok mühim olan onun varlığı, sevginin karşılıksızlığı, ona her baktığımda böyle haşarı, böyle huysuz bir çocuğu beni en çok üzdüğü, kızdırdığı anlarda bile hiç azalmayan bir sevgiyle sevmem... 11 yıldır hergün, her an sevdiğim kardeşim, o sapsarı saçlariyla, muzur ifedesiyle küçücuk kıza benzeyen suratıyla fotoğraf karelerinde, şimdi büyümüş, ben çocuk değilim havalarıyla inatçılığı, üzüldüğünde, sinirlendiğinde bir anda dökülen göz yaşlarıyla, sevgili kardeşim onun için ettiğim dualar inşallah gerçekleşir: hep mutlu hep başarılı hep yanımda olur...onunla birlikte 120 filmini izlerken gözlerimden dökülen yaşlar...tamam abla bu kadar da ağlanmaz ki diyen sesi için tekrar tekrar dökülen yaşlar kardeşini kaybetmiş ablalar için dökülen yaşlar...yanımda çok sevdiğim kardeşim var

6 Mart 2008 Perşembe

Dün...Güzel Bir Gün...

Ayrılırken böyle dedik arkadaşımla birbirimize güzel bir gündü bugün. başlangıcı, bitişi, herşeyi güzeldi sanki. tabii aklımda eleştirecek pek çok şey var ama önce olumlu yorumlar...süpriz bir geziydi dün. ki benim için aniden başladı aniden bitti son günlerde sık sık bilmediğim sokaklarında dolaştığım İstanbul un pek çok kez dolaşdığım ve varlığından bihaber olduğum sokaklarında konusu sokaklar olmayan bir gezi bu aralar sürekli beni çeken Süleymaniye civarında geçen bir gezi henüz iki gün önce gitmiştim oralara Vefa'ya gitmek için bildiğim tek yol olduğundan Süleymaniye sokakları yolumun üzerindeydi...iki gün önce yine Süleymaniye Kütüphanesi'nin önüne kadar gitmiş, otomatik kapının açılıp kapanmasını izlemiş, sonra sanki hayır! buraya ilk girişin büyle olmayacak dercesine ayrılmıştım ordan halbuki belki üç senedir girmek istiyorum o kapıdan pek öyle heybetli de değil aslında benden başka herkes girebilir tereddüt etmeden ama işte belki içeride eski sayfaların içerisinde gizlenmiş heybeti bildiğimden giremiyorum bir türlü... o çağırsın istiyorum gel desin layıksın bana desin başka türlü giremem biliyorum ve biliyorum aslında içeride heybetli birşey göremeyeceğimi ve belki bu yüzden erteliyorum hayal kırıklığı içerisinde geri dönüşümü çünkü kıymetli ne varsa gizli bir kenarda bekliyor kıymeti bilinecekleri ben bilirim diyorum kendime ama ilmini bilmem utanıyorum bilemediğim ilimlerden...çok uzattım işte bu dar sokak ve küçük kapının ardından vefaya gidiyorum daha pek çok bilmediğim küçük kapı ve dar sokak görüyorum başka bir asırda orda olmuş olmayı dileyerek işlerimi hallediyorum Bisav a gidiyorum kaydın başlkamadığını öğreniyorum vefa bozacısından anneme benim pek sevmediğim ama ailenin geri kalanın pek kıymet verdiği Boza yı annemin leblebi almadın mı? diyen sesi kulaklarımda Vefa Leblebicisinden Leblebi yi alıyorum...uzun bir yol ve evim annem elimde boza poşetini görünce soruyor Leblebi aldın mı diye gülümsüyorum küçük çocukların görevini yapmış ifadesiyle...ve çok geçmeden bir telefon Süleymaniye Kütüphanesi beni çağırıyor...şaşırıyorum...

ve işte yine Vefa'nın dar sokakları arasında bir şey arayan ifadesiyle ne aradığını bilmeyen ben eski bir Türbe şimdi ismini hatırlamıyorum...ama eminim öyle türbe denip geçilecek değerde değil ama ben bilmiyorum değerini. geçmiyorum hemen önünden yarım yamalak Osmanlıcamla okumaya çalışıyorum kitabeleri ve sonra dua okuyorum diliyorum Rabbimden burda ki nurdan bir parça versin bana da diye hissediyorum çünkü nur var orada... ve bu kez vefanın bilmediğim sokaklarından sülemaniye nin bilmediğim sokaklarına geçiyorum her zamankinin aksine..o heybetsiz ama marur kapının önünde bekliyorum gelecek grubu onlarsız giremem içeri şimdi daha çok korkuyorum çünki beni çağıran her neyse burda olduğumu biliyordur mutlaka ve hakkında aslında bir şey bilmediğimi de... özür dilemek istiyorum ama bilemiyorum taş duvarlar duyar mı sesimi ve grup geliyor sevgili arkadaşım ve onun arkadaşları hocaları ve tanımaktan büyük huzur ve gurur Prof. Dr. Cihan Okuyucu hocayla beraber başlıyoruz geziye içeride bizi tanışmamış olamayı tercih edeceğim bir tanıtım görevlisi kaşılıyor içerideki gizli heybetlerden haberdar belli ki ama bir şey eksik onda da adını koyamıyorum benim oraya çağırılmış olduğumdan da habersiz belli ki anlatıyor bize bildiklerinin aslında pek de bilmediklerini sanki ben daha çok şey biliyorum ondan... hayır değil kütüphanecilik okuduğumdan sanki daha çok arasıra gelip o kapının önünde durmuşluğumdan her neyse çok bilmiş halka ilişkiler görevlisi bize katalogları gezidirmek de ısrar ediyor hayır sanki katalog bir tek burda var olsun diyorum ama olmuyor garip bir hürmet gösterdiği Cihan hocanın sık sık lafını bölüyor lafınızı bölmek istemem diye giriyor susmak bilmiyor hocaya sık sık siz daha iyisini bilirsiniz diyor ama ne dese bir şey ekliyor çok takılıdım ben bu adama ama yine olsun diyorum olsun kızma bu kadar... her neyse katolog inceleme işkencesi bittikten sonra sergi salaonu tarzı bır mekanda camekanlar içerisinde bazı eserleri görme imkanı buluyoruz hepsi büyüleyici... sanatın, bilimin en muhteşem eserlirini sarhoş vaziyette izliyoruz. pek çok şey var kafamda dönen bu kitapları yazanlar şu kağıtları yapanlar,elinde tek kıldan fırçası tezhip yapanlar, ahh diyorum ben başka devirde yaşamalıymışım...İstanbul'da turist olmayı hayal etmekten hiç vazgeçmeyen ben bir günlüğüne turist oluyorum...yol Sultanahmed'de Ümit Meriç hocanın sohbetiyle bitiyor akşam ezanı okunurken çıkıyoruz salondan Ümit hocaya ve İstanbul'a hoşçakal diyemeden...her şey çok güzel...

29 Şubat 2008 Cuma

yaz boz

yazacak onca şey varken okumayı tercih ediyor küçük beynim... şimdi o küçük çünkü herkes öyle biliyor bilsinler ne çıkar...(eğer varsa)okuyucularımdan özür mahiyetinde sıralıyorum yazmak isteyip de yaz(a)madıklarımi; elimde -55 yıllık bir aşk masalı- arkadaşlık- boğaziçi- bahar çarpması- başlamayan okul- ebru sanatı- suratsız insanlar- 29 çeken Şubat ayi- hakkında yazılmayı sabırla bekleyen, üstüne uzun uzun düşünülmüş yazılar var. ama ne yazık yazı değil onlar! kafamın içinde dolaşan, silinip silinip yeniden yazılan yazılamamamışlar... ne diyelim geçmiş olsun...yalancı olmayan baharda görüşmek üzere

8 Şubat 2008 Cuma

herkes "beni" konuşuyor...

her yerde, her muhabbette "ben"...kimse kayıtsız kalamıyor "bana", görmezden gelemiyor...eskiden yokmuşum gibi davranırdı çokları şimdi olmuyor, batıyorum sanki, sadece varlığımla rahatsız ediyorum. niyetim hiç de öyle değil halbuki ben ne yapıyorsam yalnız kendim için, inandıklarım için yapıyorum. kimseyi rahatsız etmek mutlu etmez beni. ama aslında ben rahatsız da etmiyorum, onlar oluyor...fena şartlanmışlar- Pavlo'nun köpeği hak getire- karar vermişler, inanmışlar onları rahatsız ettiğime. kimse,hiç bir şey fikirlerini değiştiremiyor...gerçekler bile...

milyonlarca neden? sorusu dönüyor etrafımda...neden takıyorlar? neden diretiyorlar? neden inanıyorlar? neden sıkılmıyorlar? neden vazgeçmiyorlar? neden? neden? neden?....
bir de "ya" lar var... ya şöyle olursa... ya herkes takarsa.... ya mahalle baskı yaparsa... ya bilmem kim bilmem kimin horozuna kış derse... ya Türkiye şöyle olursa... ya İran olursa... ya Malezya olursa... ya bilmem neredeki bilmem ne zındık ülkeye benzerse... ya ya ya....
sonra aklımın tahayyülünden çok uzak nasıl? lar var... nasıl takacak? nasıl girecek? nasıl bakacak? nasıl gülecek? nasıl sevecek? nasıl gizleyecek? nasıl hepimizi yerimizden edecek? nasıl bunca yıllık ezikler artık ezik olmayabilecek? nasıl? nasıl? nasıl?...

hepsine ayrı ayrı mükemmel, gayet bilimsel cevaplarım var ve fakat kimse sormuyor. aslında merak da etmiyor; bunlar da soru falan değil zaten; "arkadaşlar bak bunca şey var hadi bi kavga patlatalım Türkiye 300 yıl geriye gitsin" muhabbeti... ama ben yemem bunları cevap vermeye de kalkmam... benim bildiğim tek bir şey var o da "bireysel hak ve özgürlüklerimdir" otobüste aralarında konuşup bana kıs gayet derin ve manalı bakışlar atan cumhuriyet çocuğu teyzelerime de, kameraya el sallayın sizi okuldan atmayayımcı rektörüme de, bilmem nerdeki bilmem ne entellektüel- en derin muhalefetçi- amcalarıma da , tek cevabım ben varım ve benim hak ve özgürllüklerim var... sizden 15 kat daha fazla cumhuriyet çocuğuyum laikliği 54 kat daha iyi anladım bir de insan hakları evrensel beyannamesi(bknz. madde 18 madde 26 yahut siz toptan okuyun hepsi birbirinden mühim) var hatırlatırım... bir de ne olur beni alet etmeyin çocukca kavgalarınıza, ve çalışmayın benim yerime karar vermeye... başımdaki örtüden önce ben varım....sadece hatırlayın ben de sizin kadar insanım... okuduğum onca kitaptan çok başka bu kitap... kimseye ait değil ve "ne yazık" artık vitrin üstünde durmuyor ben okudum ve böyle anladım siz anlayın yada anlamayın...

2 Şubat 2008 Cumartesi

bir hafta sonu, bir müze, bir sergi, bir cafe...ve bir arkadaş!

geçen hafta verdiğim hafta sonu molamı ve aklımda kalan keyifleri paylaşmak istedim... cumartesi, halledilmesi gereken işler ve araya sıkıştırlan sohbetler, gizlemekten vazgeçilenler, derken öylece bitti. pazarsa müthişti... çok güzel bi kafe var mutlaka görmen lazım derken sevgili arkadaşım, ben hergün karşıya geçiyorum yok mu buralarda bi yer düşüncelerime rağmen karşıya geçildi...vapurda akılama epeydir görmek istediğim bir sergi geldi, aman boşver ona da başka gün gideriz dendi...ve sonra yürürken ihtişamlı ara sokaklarda birden müze karşımızda belirdi OSMANLI BANKASI MÜZESİ klasik müze anlayışımızın çok ötesinde başarılı bir müze bence, çok yetkin kişilerin hazırladığı bu mekan; bankayla, parayla hiç ilgisi olmayan bizi büyüledi her yeri ayrıntıyla gezildi...Osmanlı Türkçesi bilgim ölçüldü sınıf geçildi. bankanın hikayesi, bu memleketin parasının başkalarınca yönetilmesi, başkalarına ait olan bankanın adının Osmanlı olması...pek çok gerçek vardı şaşırdığımız ve pek çok ilgi çekici materyel gördük. çekler, tedavülden kalkan paraların saklanan köşeleri, bankanın eski müşterilerine ait belgeler... pek çok şey vardı müzede. dekorasyonu ve ziyaretçileri yönlendirme biçimi çok hoştu...eskiye ait belgelerin modern bir biçimde sergilendiği bu müze bence özellikle bankacılar tarafından mutlaka gezilmeli. ayrıca müze bana arşivlerin önemini bir kez daha hatırlattı. bankaya ait tüm bu belgler doğru bir biçimde muhafaza edilmeseydi görmek mümkün olmayacaktı bana hep aman o iş hiç bana gore değil dedirten banka arşivistliğinin o kadar da kötü olmayabileceğini düşündürdü...sırada Prof.Dr.Edhem Eldem in hazırladığı DOĞUYU TÜKETMEK sergisi vardı. biraz hayal kırıklığına uğradım doğrusu tv de görüp mutlaka görmeliyim dediğim serginin konusu ve işleniş biçimi mutlaka çok güzeldi ama sanki daha etkileyici olabilirdi, sanki benim adını koyamayacağım bir eksiklik vardı. ama yinede çok şey düşündürdü Batının DOĞUyu algılayışı hep canımı sıkmıştı şimdi birde DOĞUnun neresi olduğu sorusu kafama takıldı...

2. durak GALATA KONAK CAFE...çok güzel bir mekan sıcacık uzun uzun oturabileceğiniz lezzetleriyle kendinizden geçebileceğiniz bir yer fondaki müzikleri, tatlıları, kahveleri, herşey çok ama çok güzeldi. yaz mevsiminde kullanılan terasına çıkıp arkama galata kulesini alıp manzaraya bakmak harikaydı. özenle hazırlanmış mekanlar hep ilgimi çeker; Konak Cafe tam da böyle bir yerdi, dışından pek de öyle bir yere benzemeyen bu mekanın herşeyi özenilmişti. boğmayan ama ayrıntılarıya keyif veren dekorasyonu gerçekten güzeldi. menü ye söz yok zaten...karşımda gördüklerim sık sık nasıl fotoğraf makinasını nasil unuturuz dedirtse de cep teelfonuyla bir kaç görüntü yakalandı gerçi cafenin sitesinde daha güzellerini görmek zaten mümkün... teşekkürler b