bilgisayar başında hızlı, hızlı yazarken bir gün, sordu biri
ne yazıyorsun?
hakikaten ne yazıyordum?
ne yazıyorum?
kime yazıyorum?
sonra yazma nedenimi düşündüm; yazıyorum çünkü konuşmaktan daha yakın bana yazmak, yazarken rahatlıyorum, ferahlıyorum, öfkem geçiyor bazen, bazen dinleniyorum, bazen kendimi dinliyorum, gerçekten ne düşündüğümü dışa vuruyorum, bir şeyleri atlatmamı kolaylaştırıyor.
yazdıklarımın hepsini yayınlamıyorum bana kalanlar, bana kalmış oluyor, ya da yazıldıktan hemen sonra imha ediliyor, bir daha kendimin bile okumayacağı bir yazının anlamı ne diye soruyorum kendime, ama biliyorum artık yazmanın okumakla, okunmakla bir ilgisi yok benim için, bir çeşit kendi kendine konuşma, iyi geliyor bir şekilde
bir de herhangi bir edebi, fikri kaygı olmaksızın yazmak yormuyor beni, canlandırıyor aksine, yük kalkıyor üstümden sanki.
hiç bir iddia gütmeksizin, dinlenmek için yazıyorum ben; dilenmek ve kendimi dinlemek...hepsi o kadar
26 Temmuz 2012 Perşembe
25 Temmuz 2012 Çarşamba
Güzellik
Allah güzeldir ve güzelliği sever...zaman zaman duyduğum bir
hadis, şu aralar "güzellik" kavramı üzerine biraz kafa yorunca,
araştırdım sahih mi? Arapça kelimeler neler vs. didikledim, Sahih-i Müslim'den
güvenceyi aldım ve Arapçasını okudum,
اِنَّ
اللَّهَ جَمِيلٌ يُحِبُّ الْجَمَالَ
Pek tabii burada Arapça gibi derin bir dilden başka dillere
çevirinin sıkıntıları ortaya çıkıyor, hadis Türkçeye çevrilirken çoğunlukla
"güzel", İngilizceye çevrilirken de "beauty" kullanılmış,
ama bunlar Arapçada kullanılan "hüsn" e karşılık geliyor ve fakat
"cemal" daha derin, daha farklı bir kelime...
Günümüzde güzel çoğunlukla bir görsel algı ama
buradaki cemal çok daha farklı, daha manevi bir güzellik... Zaten ayetlerde de
pek çok kez güzel kavramı geçiyor, ama bu güzellik tam olarak algılanmış değil
biz aciz okuyucular tarafından, "güzel"in derinliğine vakıf değiliz
maalesef.
Ben "güzellik"in tecelli olduğuna inananlardanım,
bazen de imtihan...
Güzellik tabiatın her yerinde, yaratılmışlarda... Nasıl bir
uyum nasıl bir düzen ve nasıl bir estetik var yeryüzünde,
insanlığın asırlardır süren tahribine rağmen, hala bakmaya
doyamayacağımız güzelliklerle dolu kâinat...
Ve insanlar kendilerine verilen kabiliyetle
"güzel" i üretme şansına sahip, hayret veren sanat eserleri, hayret
ve taassup... güzel bir kitap, güzel bir resim...hepsi insanın eseri!?
Ve insanın manevi güzelliği, ruhunda yaratanın tecellisi,
gönlünden diline gelen sözlerin güzelliği, aklının, kalbinin güzelliği... Sohbetinin
güzelliği.
Sonra nefs... Nefse hitabeden güzellik nefis... Gözlerimizle
gördüğümüz güzellik... Güzellikler içinde en geçici olan... Ve en çok rağbet
gören...
İnsanın güzelliği, bazen ruhunun yansımasıdır, Rabbi ona
bahşettiklerinin bir sonucu küçük bir göstergesidir... Herkesin sahip olmak
isteyeceği bir güzellik belki, bazen ruha ağırlık veren bazen mutluluk
Güzellik bazen bir imtihan, hem sahibi, hem görenler için...
Gerçekleri gölgeleyecek kadar baskın bazen güzellik... Ve güzellik uğruna
verilen emek... Ne ağır imtihan
İslam güzel olana yönelmeyi tavsiye ediyor, güzeli seçmek
kibir değil takdir ama buradaki güzel "cemal" olan olmalı... Bütünüyle
güzel... Bir tezahür, bir tecelli olarak güzel... Yoksa sadece göze "güzel" değil
herhalde…
23 Temmuz 2012 Pazartesi
resim
anne, baba ve çocuklar... ağlamalar, gülücükler, heyecanlar...
2 farklı aile gözlemledim dün
bir yanda ilk bebeğini bekleyen genç kadın, hevesle her anını fotoğraflayan sevgi dolu eş...heyecanlı, umutlu bir çift, sevgiyle sarılı her yanları... bunlar belki yalnız başlarına son iftarları, heyecanla bekliyorlar ailenin yeni üyesini, kim bilir evleri renkli renkli yeniliklerle dolu şimdi, bu fotoğraflardan bir albüm yapmak hayelleri, genç ve güzel kadın karnının üzerindeyken elleri, buldukları isimle seviyor bebeğini ve genç adam nasıl aşık, eşine ve bebeğine... bilmiyor henüz uykusuz geceleri
öbür yanda başka bir çift, güzel bir anne, yorgun ama sabırlı 2,5-3 yaşlarında enerji patlaması yaşayan bir küçük kız ve henüz birkaç aylık diken saçlı bir bebek, nasıl güzel nasıl sevimliler... bir kaç dakika sonra sahne değişiyor; önümüzdeki 3 saat boyunca ağlayacak, haykıracak bir minik melek ve babasını hayattan bezdirecek bir afacan, iftar vakti oyunla geçecek bu akşam, küçük hanım öyle istiyor, kıskançlık krizine teslim, anne bebeğinse baba da onun, bir de büyükanne var resimde, nereye yetişeceğini bilemiyor, çabalıyor ama fayda etmiyor... güzel kızların annesi belli ki akademiyadan, gözlüklerinden, saçlarından, sabrından belli...daha önce sınanmış kendisi, muhtemelen doktora alınmış, kariyere ara verilmiş nurtopu gibi annelik... ve iliklerine işlemiş yorgunluk, uykusuzluk... baba resmin neresinde? tabi ki en silik köşesinde, artık miniklere sabırsız, anneyle kavga halinde... o zaten yorulmuş, bütün gün çalışmış vesaire... yorgun ve bitik anneyi de üzüyor bir de üstüne, sorsan değiyor diyecek anne, herşeye değer yavrularım, peki baba o da diyebilecek mi?
erkekler hep çocukları çok severler, hayaller kurarlar, planlar yaparlar, çok olsun isterler, çünkü ellerine bakılmış, beslenmiş, sevsin diye verilmiş... biz de hep böyle... istemek kolay, sabretmek, sebat etmek, yetiştirmek... var mı o fedakarlık kendilerinde? yoksa hep anne hep anne...
kadınlar-hemen hemen hepsi- anne olmak ister, genlerinden gelir bu istek, akılları zorlukların farkında da olsa, gönülleri hazırdır katlanmaya, her türlü çileye... düşlerler bebeklerine sarılacakları günü, evlat sevgisini tatmak için nice zorluğa nice sıkıntıya hazırdırlar, maddi-manevi altüst olurlar ama pişman olmazlar, bir de resmi tamamlamak peşinde geçer ömürleri... hani baba hani baba?
..
kadınlar-hemen hemen hepsi- anne olmak ister, genlerinden gelir bu istek, akılları zorlukların farkında da olsa, gönülleri hazırdır katlanmaya, her türlü çileye... düşlerler bebeklerine sarılacakları günü, evlat sevgisini tatmak için nice zorluğa nice sıkıntıya hazırdırlar, maddi-manevi altüst olurlar ama pişman olmazlar, bir de resmi tamamlamak peşinde geçer ömürleri... hani baba hani baba?
..
22 Temmuz 2012 Pazar
misafir
Düşündüm, taşındım, karar verdim, uyguladım
Kolay mıydı?
hayır
Doğru muydu?
evet
Alışık olmadığım şeyler yaptım, hızlı karar vermiştim geri
almakta sakin davrandım, bu kez zamanlama doğru olsun istedim belki ağırdan
aldım, zordu, benlik bir iş değildi, zor kararları başkalarına bırakmaktan
yanaydım hep, ama biliyordum herkes başlattığını bitirmeli, bitirdim kendi
payemi. Öfkelendirmekten, kırmaktan nasıl korkuyorum hep, herkes benden razı
olsun istiyorum aslında bu tek sebep. Ama bu kez böyle gerekti... zaman her
şeyi çözer, zihnimdeki dalgalar azaldı, elbet bir gün tümüyle diner. Sadece
içimdeki o garip his... zaman gösterecek...
birkaç gün önce yazmıştım yukarıdakileri, sonra
depresifleştim yine kaldı kenarda sonra, sonra başka yazılar geldi içimden,
şimdi bir okuyayım dedim baktım hala aynı yerde miyim? sanırım birkaç adım
ilerledim, yavaş yavaş olacak biliyorum, ama işte sabırsızım, hemen her şey
geçsin istiyorum
sonra bir dost bana mesneviden bir şeyler okutuyor bilmeden
fırtınalarımı, içime işliyor, durup durup okuyorum, dokunuyor ruhuma... bak
işte diyorum kalmayacak, gidecek hepsi... sadece sabır gerekli...
Ey
genç, şu beden bir misafirhanedir; her sabah, o eve koşarak yeni bir
misafir(dert,düşünce) gelir.
Sakın,
"Bu misafir bana yük olur, kalır" deme; Biraz kalır sonra yine
geldiği gibi gider.
O
görünmeyen cihandan, gayb âleminden gönlüne ne gelirse; onu bir misafir say, onu
hoş tut, güler yüzle karşıla.
Mesnevi
21 Temmuz 2012 Cumartesi
mesela
mesela diyorum...sık sık dilimin, kalemin ucunuza geliyor bu söz...tek başına nasıl anlamsız, ama bende manası pek derin, bir sürü hikaye sığıyor içine...bir sürü şey
bu hafta vakit bolluğu, insan azlığı bana pek iyi gelmedi...çokça düşünme, kalbimde bir yorgunluk... sonra kitaplar, kafamdaki fikirler dağılsın diye okuduğum her kitap daha da düşündürdü beni, bir film izledim, basit bir hollywood filmi, ama seçimler vardı içinde ve hep yanlış yapılan seçimler... yine düşündüm
sonra yine okudum...sonra bir sürü şey yazdım, hiç kimsenin hiç bir zaman okumayacağı yazılar, sakladım derinlere...
sonra kızdım yazarlara...
kütüphane tanışmaları yazan, gözlerle konuşulduğuna inanan yazarlar, gerçekte böyle insanlar var zannettirecek hikayeler yazan yazarlar, haberleri olmayadan kaç genç kızın gönlüne boş ümitler düşüren yazarlar, "reel" in hep galip geldiğinden dem vuran yazarlar, dünün insanlarının bile bugünkülerden iyi olduğunu idrak ettiren yazalar, "ihtiyar" ın bildiğinden başka bir anlamı daha olduğunu yazan yazarlar, insanı düşün düşün öldüren şeyler yazan yazarlar... sonra kütüphane kitaplarının içinde notlarını bırakanlara kızdım, yine düşün... yine düşün sonra dedim boşver... sefer de içimde tahammül de
bu hafta vakit bolluğu, insan azlığı bana pek iyi gelmedi...çokça düşünme, kalbimde bir yorgunluk... sonra kitaplar, kafamdaki fikirler dağılsın diye okuduğum her kitap daha da düşündürdü beni, bir film izledim, basit bir hollywood filmi, ama seçimler vardı içinde ve hep yanlış yapılan seçimler... yine düşündüm
sonra yine okudum...sonra bir sürü şey yazdım, hiç kimsenin hiç bir zaman okumayacağı yazılar, sakladım derinlere...
sonra kızdım yazarlara...
kütüphane tanışmaları yazan, gözlerle konuşulduğuna inanan yazarlar, gerçekte böyle insanlar var zannettirecek hikayeler yazan yazarlar, haberleri olmayadan kaç genç kızın gönlüne boş ümitler düşüren yazarlar, "reel" in hep galip geldiğinden dem vuran yazarlar, dünün insanlarının bile bugünkülerden iyi olduğunu idrak ettiren yazalar, "ihtiyar" ın bildiğinden başka bir anlamı daha olduğunu yazan yazarlar, insanı düşün düşün öldüren şeyler yazan yazarlar... sonra kütüphane kitaplarının içinde notlarını bırakanlara kızdım, yine düşün... yine düşün sonra dedim boşver... sefer de içimde tahammül de
ohhh London
Try to read with British accent gets funnier
:)
• British people may seem to apologise a lot,
but it doesn't quite mean the same thing here. In the UK, "I'm
sorry" actually means either a) I didn't hear you; b) I didn't
understand you; or c) I both heard and understood you, and
I think you're an idiot.
Well I miss London, and London is everywhere this
summer, Olympics are taking place on the news, twitter, Facebook even
though hasn't started yet. I wouldn't prefer to be there right now,
would be to crowded and noisy for me. I always like it on spring or fall just
like Istanbul, summers are always full of tourists which makes it
feel like a big circus, looses the city soul and my last winter vacation to
London extended according to my -not enough healthy to fly back to
home- situation, London winters are too cold and sunless for us
"mediterraneans" or "middleeasterns" or
"anatoilians" or whoever we are.
This article on The Guardian made
me remember many different things about London
and Londoners, their different way of thinking and prejudices, all this
rubbish sayings about how "cold" and "insulting"they are and bla
bla about them, well I can't say anything about the whole Britan but
London is an extremely multiculturel and welcoming city. Welcomes everyone from different believes, lifestyles, cultures, you don't feel judged and unwanted. Although it is not really the place for "freedom", each step you take is being watched. Controlled... and stopped if needed. Still I truly love London...and miss
20 Temmuz 2012 Cuma
Ramazan
Huzur getirir, aklımızı başımıza getirir...
Kötülüklerden, kötü düşüncelerden arındırır bizi Ramazan ayı
Oruç tutmak, bir günü ibadetle geçirmek
Ruhumuzu temizler
Bedenimizi temizler
İnşallah her anı ibadetle geçen
Dua ile başlayan, dua ile biten
Ferahlık veren bir Ramazan olur
İmanımız, idrakimiz artar inşallah
19 Temmuz 2012 Perşembe
18 Temmuz 2012 Çarşamba
güzel şeyler de olur bazen
yoluna girer bazı şeyler, engeller kalkar birer birer, yüzün güler belki bir an için, rüzgar eser, kuşlar uçar yeniden, sen görebilesin diye açıktır gökyüzü, bir süreliğine kenara itersin kafanı kurcalayanları, nedenleri, niçinleri bir yana bırakırsın, derin bir nefes alırsın yola devam edersin, uzun sürmeyeceğini bildiğin halde kendini huzura bırakırsın.... şükredersin...
17 Temmuz 2012 Salı
yazacaktım
vazgeçtim...sözler yetmez belki, yanlış anlamışımdır belki, kim kırmak ister ki kardeşini...ortadan yok olmak, gizlenmek, saklanmak ne vakit işe yaradı ki?
16 Temmuz 2012 Pazartesi
"tercih"
Kararlar, gerçekler, bilgiler, hedefler, istekler bir sürü
bir sürü şeyler öyle çoklar ki duyamıyoruz kalbimizin sesini, ne istediğimizi
bilemiyoruz gerçekte, sahi ardağımız mutluluk değil miydi? ne zaman başarıya
çevirdik rotamızı? daha küçücükken sevdiğimiz için resim yapmaz mıydık? bizi
mutlu ettiğinden tırmanmaz mıydık ağaçlara? şimdi yaptığımız, çabaladığımız ne
bizi mutlu ediyor? etiketler peşinden koşuyoruz, ismimizin önüne yazılacak
şeyler, daha çok para, daha çok iş, daha çok mevki yeter mi? hepsi bizim olsa
gerçek dostların, unutulmayan anıların, sevginin, aşkın yerini tutabilecek mi?
yoksa onlar zaten elimizden kayıp gitti mi? onlar çoktan değerini yitirdi mi?
Şimdi bana bunları düşündüren "ulusal tercih
günleri" binlerce genç lisesini, üniversitesini tercih edecek, onlar mı
tercih edecek yoksa toplumsal normlar mı? Onlara öğrettiğimiz gibi
"geleceği en parlak" meslekler, en "başarılı" mezun veren
liseler seçilecek. Nerede mutlu olursun evladım? denilmeyecek, zaten denilse de
başarı mutluluk getirire değinilecek, parasız saadet olmaz hatırlatılacak, aşk
bile karın doyurmaz, aman evladım!
İnsanlar "basit" işlerde pek âlâ mutlu, huzurlu,
faydalı olabilirler, kocaman kariyerler peşinde kaybedilen değerler yerlerinde
kalırlar belki, sadece hatırlatsak kendimize dünyada varoluş gayemizi,
"başarı" dediğimiz şeyin, yanımızda bir yere gidemeyeceğini,
kalbimizin sesini dinlesek biraz, risk alsak, nefes aldırsak, mutluluğa
değmişken tam elimizden bırakmasak, olmaz mı?
ölüm ve düğün
ne ilginç iki söz...
ne zıt
ne aynı
ikisinden de kaçamazsın
ikisi olmadan da olmaz hayat
ölümler de kavuşturur düğünler de
ölümler de ayırır düğünler de
ikisi de yalnız Rab istediğinde olur
oun istediği şekilde
ölenle ölünmez muhakkak
ama bazı ölümler
öylesine ağırdır...
ölesiye ağırdır...
ki...
aynı gün de
hem bir cenaze
hem bir düğün
hayatı hatırlattı
ne zıt
ne aynı
ikisinden de kaçamazsın
ikisi olmadan da olmaz hayat
ölümler de kavuşturur düğünler de
ölümler de ayırır düğünler de
ikisi de yalnız Rab istediğinde olur
oun istediği şekilde
ölenle ölünmez muhakkak
ama bazı ölümler
öylesine ağırdır...
ölesiye ağırdır...
ki...
aynı gün de
hem bir cenaze
hem bir düğün
hayatı hatırlattı
15 Temmuz 2012 Pazar
Ben!
Ben!im için eskimiş bir eşyadan vazgeçmek bile zor,
artık yazmayan bir kalemi hatıralarına rağmen çöpe yollamak,
hiç kullanmadığım halde sevdiğim bir eşyadan vazgeçmek,
başkasının olsun,
ben! yenisini alırım diyebilmek... hiç kolay gelmedi bana,
ben! böyleyim zor bağlanırım zor vazgeçerim...
ilk kez aradığım bir numara, rehberimde yer bulmaz hemen,
ama silmek...
hiç denemedim...
hiç denemedim...
bir arkadaşın yazdığı bir mesaj, bazen yıllarca durur
hafızada... artık o arkadaş hayatımda olmasa da... sözler de yazılar da uçmaz
ben!de
silemem kimseyi hemen... hayatıma değmesine izin verdiysem,
ben!im bile bilmediklerimi anlatabildiysem...canı yanan ben! olduğumda bile
özür dilerim sevdiklerimden, özür dilerim içlerine öfke düşürdüysem...ümit
bağlamam kendimden başkasına, ama ben! git dostum diyemem
hep ben!li cümleler kurmam, hiç kimseyle biz?
olabilemediğimden...
gece uykun kaçtığında, sabahları uyandığında, merak ettiğin
birşey varsa, okumaktan vazgeçemediğin... merakın uyanıyorsa hala... sor
kendine neden? bitti mi gerçekten? ben! bitiremem hemen... var mı bitirebilen?
vazgeçtiğim halde bir şeyden, üstünü hemen çizemem...
alelacele küçük bir not kağıdına yazılmış bir telefon
numarası, zaman alır yırtıp atması...
bir de yazdıklarım sadece ben!imle ilgilidir, ben! ve ben!im
gelgitlerim,
yapmadıklarım, söyleyemediklerim, silemediklerim, üstünü
çizemediklerim... hepsi ben!im
bir zaman önce yazmıştım, az bir zaman, fikrim değişir diye
sakladım kenarda, okudum bugün...tek kelimesini değiştir(e)medim...işte ben!
böyleyim.
14 Temmuz 2012 Cumartesi
death
there are things that you never get to understand
there are pains you never get to go through
loosing someone forever...
will remind to cherish the ones you have
gives the courage to try to find the ones you can
appreciate...
someone died, an old lady
it was on time truly
still painful
this beautiful lady is gone forever
she lived
she loved
she suffered
but never complained
just wish to be like her
strong, faithful, spiritual
an old lady is gone
gone forever
reminds me lots...
Bir konferans
Bir vapur
Bir otobüs
Bir mağdur kız...
Hikâye şöyle başlamış... Cuma yorgunluğuna rağmen iş çıkışı
üşenmemiş kız, hem konferans güzel gibiymiş, hem "vefa"yı özlemiş,
tüm tezatlarıyla o sokaklar kafa karışıklığına iyi gelirmiş, karışık olan ben
değilim, İstanbul karışık hatta asıl hayat karışık diyebilirmiş...
Koşar adım gidilmiş, yetişilmiş..."ardıl çeviri"
ibaresi korkulu rüyasıymış, ne menem şey iyi bilirmiş, denemiş, zordan da zor
şeymiş bir şeyi iyi bilmek iyi çevirebilmek demek değilmiş... en kötü simültane
en iyi ardıldan daha iyi imiş, zamanla öğrenilmiş... Olsunmuş, orijinali
dinler, çeviride resim çizermiş... Konuşmacı
zevkle, düşünülerek okunacak bir yazıyla çıkagelmiş, okumuş okumuş,
çevrilememiş, çeviriden vazgeçilmiş, böylesi daha iyiymiş, yazı pek güzelmiş,
güzel sorular belirmiş, cevaplara girişilmiş... Bitmiş
Kız yine koşar adım kendini bir otobüse atıvermiş, yanlış otobüse...
Aklı bir karış havada... Bir yolunu bilmiş, Karaköy’e gelivermiş, daha varmış
kalkacak motora, beklemiş, beklemiş...
Vakit bol ya, enteresan şeyler dikkatini cezp etmiş...21
minare saymış; uzun ve kısa minareler, tek şerefeli ve üç şerefeli minareler,
uzak ve yakın minareler, tam 21 minare, motor gelmiş, binmiş kız... Binmiş ama
yolculuk kısa sürmüş Eminönü’nde inin demiş kaptan, inivermiş... Sonra bir
başkasında binmiş, yol ne de bitmek bilmezmiş... neden sonra karşı kıyıdan bir
minareye gözü ilişmiş, minarelerin hikmetini hissetmiş, fark etmiş unuttuğunu
namazı, karşı kıyıya varana kadar vakit bitecekmiş...canı yanmış,,,21 minareyi
boşuna saymamış, ama anlayamamış...
Bazen anlayamazmış, kendisine söylenenleri...
13 Temmuz 2012 Cuma
Hikâye
Ben hikâye okuyamazdım, okumazdım, lise hatta
ortaokul yıllarından beri hep çabaladım, her deneme başarısız oldu... Yahu
koskoca Sait Faik'e kaç kez döndüm, bu sefer olacak, seveceğim hikâyeyi diye
kaç deneme, ama yine olmadı. Sevemedim hikâyeyi, kısalığından şikâyet etmedim
hiç, denemelerden aldığım keyif, şiire göz kırpışım, romana müptelalığım... Ama
olmadı hikâye olmadı... Bir edebi türü kendime yasak ettim sonunda...
Taaa ki... Bir deneme daha yapmaya mecbur kalana dek, sen
hakkında onca şey öğren, sempozyumlar dinle, dostlarıyla sohbetler et, onun hikâyesini
kendine konu edinenlerle gez... Okuma
Olmaz dedim aldım elime "sır"rı, incecik kitap
gözümde kocaman, sen ne külçe gibi ağır, tuğla gibi romanları bir gecede deviren
edebiyat meraklısı (sevdalısı falan fazla kaçardı- o kadar da değil- zira),
aldım elime evirdim çevirdim, bitmez bu 90 sayfa dedim, ama yahu bir fikrin
olsun...
Bir gün işten eve dönüş yolunda, katık ettim... Olur şey
değil ya oldu, nice zamandır aklımdaki bir mevzuya dair, nasıl edebi, nasıl
şairane tespitler, üstelik hikaye içinde... Romandan daha akıcı, şirinden daha derin...
Her cümlede başka şey gizli, her kelimede başka oyun... Olur, şey değil ya oldu,
bitti kitap evi bulmadan yolum...
Sonra bir uzun hikâye, sonra bir başkası... Sonra başlasın hikâye
alışkanlığı... iyi ki varsın Mustafa Kutlu
"dert"
kendime dert edindiğim onca şey... aslında sadece zihnimi,
gönlümü meşgul eden sıkıntı kırıntıları... gerçek birer " dert "
değiller... şımarıklık belki benimkisi... belli ki yok hiç "gerçek"
derdim, okuduğumdan, duyduğumdan kendime dert üretecek kadar "dertsiz"im.
Öbür yanda başkaları gerçek dertlerle meşgul, kiminin derdi hepsinden daha gerçek...
savaşın ortasında biri, gerçekten ateş altında, öbürünün ateş yüreğinde,
yanındakilerle savaş halinde... ikisi de savaştan mustarip... kendi
çıkarmadıkları bir savaştan
birinin "dert" dediği, öbüründe teferruat hani,
kimi canından dertli, kimi cananından... belki biri cananın
yokluğundan...
hangi imtihan kolay ki? hangisi acısız?... peki, hangi
"dert" devasız?
bu aciz ruhumda açılan yaraların tedavisi mümkün... elbet
bir gün gelir dertlerimin devası. Peki ya ebediyen gitti ise canının yarısı...
var mı bu derdin şifası? kiminin canı yanarken öyle derin benim ki de
"dert" mi? derim, geçerim.
12 Temmuz 2012 Perşembe
çok farklı ve uzak
Ki ben Müslüman’ım diyorsam... Ki Elhamdülillah öyleyim,
bütün Müslümanlar kardeşim… Ben nasıl derim falanca benden çok farklı ve uzak…
Her kardeşim, ablam, ağabeyim bana benden yakın farz ettim… Nasıl ki iman ettik
o rabbe aynı hisle, nasıl ki sığındık ayete… Nasıl ki aynı hadislerden aldık
feyiz, biz öyle biriz, aksiyse kalbinden geçen dikkat et Müslüman kardeşim,
şeytan yaklaşmış ruhuna…
Aman teslim olma
Ellerini açıp duaya durduğunda, ettiğin dua kime hatırla… Biz
ancak ondan yardım isteriz, hepimiz, başka eller, farklı şeklilerde hep Allah’tan…
Biz Müslümanlar
Kimimiz sakin yollar seçeriz, kimimiz inişli-çıkışlı, kimimiz
koşa koşa gideriz, kimimiz sessiz ve emin… Başka yollar, başka canlar… Yolun
sonu aynı değil mi? hep bir emel için değil mi bütün meşakkat, Rabbin rızası…
Ahh biz Müslümanlar
Unutmuştuk değil mi? Ne sanmıştık sahi? Bir tek biz miyiz
inananlar? biz..ve etraftaki diğer birkaç kişi…Vahh biz Müslümanlar
Birbirinden çok farklı ve uzak yaratılmışlar…
11 Temmuz 2012 Çarşamba
halbuki
ben sanmıştım, her şey değişir...
böyle başladım yazmaya vardı yazacaklarım, halbukilerle, belkileri yarıştıracaktım ; derken bir mesaj geldi, bir dost rüyasında görmüş beni :) nasıl değişik bir rüya, nasıl girmek istedim içine...içinden manzara geçen, yolculuk geçen, dostluk geçen bir rüya :)
deniz kenarında olmak istedim, dalgalı bir deniz...benim gibi
yanımda sağlam bir omuz olsun istedim, güvenecek, yorulmadan dinleyecek, hep doğru şeyler söyleyecek, hep anlayacak, hiç küsemeyecek... onun gibi
ilk dalgada kaçmayacak, cesur...metanetli...gibi gibi
gibi.
gibi..
gibi...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)