13 Şubat 2013 Çarşamba

Yarın girilecek bir sınav, üstüne düşünülüp tartışılacak kitaplar, fikirler varken tek yaptığım ruhumun kırılganlığına şaşırmak, oturdum saatlerdir bunu yapıyorum. Hala diyorum öğrenememişim güçlü olmayı, hala duygular üzerine her şey.
Hatırlıyorum birden lisede yapılan bir kişilik testini, sorulardan biri zihnimde apaçık;
IQ mu EQ mu?
Cevabım net IQ, evet ben o zamanlar zekaya değer verirdim. Hala veririm ama duyguların yanına yanaşamaz, belki zeki ama vicdansız insanlar tanıdıkça oldum böyle. Belki onlardan biri olma endişesiyle...
Zihniyetim değişti adeta
Akıl ile kalb etmek, kalb ile akl etmek efdal geldi.
Dengem bozuldu, rakamlarla tespit edilen bir zekaya ve onun gücüne inanmak kolaydı ya ölçülemez ve anlaşılamaz duygular onların gücü?
İşte ben demek ki duygularımı yücelttim, şımarttım. Şimdi onlar bana üstün geldi, herşeyin ötesine geçti. Kontrolümü kaybettim fikrimde, zihnimde, ruhumda, kalbimde....toparlayamıyorum nicedir.

30 Ocak 2013 Çarşamba

emeğe saygı

Hayatta herkesin; "yok canım benim başıma gelmez öyle şey, düşmem ben o hataya, olacak iş değil" dediği şeyler vardır. Benim de var, var maalesef. Ve maalesef bir tanesi geldi başıma, düştüm o hataya, oldu. Üzüntü, kızgınlık yok ben de sadece hayal kırıklığı, bir kez sevdiğim insanlara kızamıyorum, üzülmüyor canım yansa bile ama işte başka bir şey oluyor, nasıl yani diyorum? nasıl olabilir? arkadaşlık, dostluk bu kadar kolay mı? aslında ben sadece yaşanılanlara, konuşulanlara, geçen zamana... emeğe saygı istiyorum.

13 Ocak 2013 Pazar

öyleyse ağla, çünkü haklısın
çok hızlı ve çok fazla yaşıyoruz
çok tanışıp, çok kaynaşıp, çok konuşup, çok yazışıp, çok unutuyoruz
kelimelerin, resimlerin, anların, anlamların tükendiği çağdayız
hiç onlar kadar huzurlu olamayacağız, hiç bir an tamamen bize ait değil, hiç bir yer ve hiç kimse...

6 Ocak 2013 Pazar

Hindistan'da Bilim :)

Üşenmedim, oturdum 6 yıl önce yazdığım bir akademik bir de gevezelik yazıyı okudum. Yok artık dedim, evet çok basit evet seviye yerlerde ama kesinlikle daha güzel yazıyormuşum. Önce kendime bir acıma haline büründüm, üniversiteye başladığında insan ne kadar toy ne kadar küçük ve bunun ne kadar bilincinde değil dedim. Sonra bu korkunç yazıları -ki benimki hiç bir zaman en korkunçlardan biri olmadı- okumak zorunda kalan hocalara acıdım. Sen oku oku koca adam ol, akademik yazıların içinde boğul sonra gel bu öğrencilerin basitliklerinden mütevellit anlaşılamayacak düzeyde tuhaf olan yazılarını okumaya çalış, lisansüstü öğrencisi olarak yazdıklarım daha karışık evet ama hala bu akademiklerin anlayabileceği düzeyde karışık değil. Evet evet eminim, onlar ancak ve ancak karışık yazı dilini anlayabiliyorlar. Basit onlar için karmaşık; iki kere iki dört deyince orada gizli bir teori arıyorlar, bulamayınca anlaşılmaz bu diyorlar, yok efendim anlaşılmaz bir şey yok, yormayın kendinizi. 

Eğer elektronik posta kutum beni yanıltmıyorsa üniversitede yazdığım ilk yazı "Hindistan'da Bilim" muhtemelen bu şekilde ödev verilmiş zira bir konu seçecek olsam bu ne o zaman ne şimdi ne de başka bir zaman "Hindistan'da Bilim" olmazdı. O gün konuya ilgisizliğimden ve bilgisizliğimden bugün de geçtiğimiz dönem aldığım "Karşılaştırmalı düşünceler tarihi" dersinde 2 hafta boyunca "Çin ve Hint'de bilim diye bir şey yoktur. Baktım baktım bulamadım ben bulan olursa haber versin" şeklinde işlediği için mevzuyu ikna olmaya yakın durumda oluşumdan, ikna olmasam dahi bu topa girmek istemem, kaldı ki Hint benim için "bollywood"dur. Tercihim değildir -slumdog millionaire tenzih ederim, sondaki hint dansı sahneleri dışında gayet dayanılır bir filmdir-. Hint derken zihnimde o danslar o müzikler dolaşmaya başlar bir fena olurum.

Velhasıl, insan yıllar sonra okuduklarını bakınca bambaşka şeyler düşünüyor, aldığı not, eleştiri aklına bile gelmiyor. Ben de son günlerde yazdığım o upuzun ve Türkçe'min İngilizce'mden, İngilizce'min Türkçe'mden beter olduğunu düşündüren yazıları okuduğumda, sabah namazıyla ne kadar uykusuz olduğumu hatırlatan, kısacık uykularla hiç bir zaman tatmin olmadığım yazılar yazdığım, kendimle kavga halinde, yardım mı almalıyım boğuşmalı mıyım diye sorguladığım günleri çoktan unutmuş olacağım. Ve muhtemelen yine hala son dakika insanıyım, hala iyi yazamıyorum diye hayıflanacağım. Buyum ben, alışmalıyım...

29 Aralık 2012 Cumartesi

Neşe


Gereksiz mutsuzluk gibi gereksiz neşelerim de oluyor arada :) 
Mutlu olacak bir şey yokken ortada bir bakmışım mutluyum, uzun sürmeyecektir ama olsun, 
birkaç saatlik bir neşe bile hiç fena değil. İyi bile geliyor, 
dert edecek onca şey varken keyifli olabilme ihtimalini bilmek. 
Gerçek dünyanın karmaşasından uzaklaşıp, hayali bir şeylerle eğlenip, gülümsemek. 
Sonra bir tesadüf eseri "hipoglisemi" isimli eski bir yazımı okuyup, önce nasıl depresifleşmişim diye kendime kızmak sonra kendimi bu kadar açabilmiş olmamın ne büyük bir adım olduğunu hatırlayıp keyiflenmek. Birbiriyle hiç ilgisi olmayan şeyler arasında kurduğum bağlantıyı görüp. 
Belki Haldun, Hodgson, Aranson, Iqtidar ve daha bir çok kişi ve bir sürü kavram arasında aslında olmayan bir bağlantı kurabilirim demek, kim bilir? :)

26 Aralık 2012 Çarşamba

İşte sonra, olmadık bir anda gözlerden süzülür yaşlar,
Küçük bir kızken "ağlayınca gözlerin güzelleşiyor" diyen anne de yoktur yanında
Teselli edecek hiç kimse
Yaslanacak bir omuz bulamazsın
Canın yandığında
Büyük bir yara değil belki
Küçücük
Birkaç güne unutacaksın
Hiç acımayacak belki
Ama her şey mi üst üste gelir?
Küçücük sıkıntılar bir dağa nasıl çabucak dönüşür?
Her şey mi yakar canını
Büyümemiş bir kızın
Büyümekten korkan küçük kızın
Birkaç damla süzülür usulca
Öyle işte...
Hepsi bu, herşeyin canını yakmasına izin verir
Sonra
Küçük kızı onu yaşlı gözleriyle sevene sığınır
O yoksa yanında bu defa
Ona ait bir şeye
Yeşil taşlı eski bir yüzüğe sığınır
Annesinin gözlerine yakıştırdığı o eski yeşil yüzüğe

17 Aralık 2012 Pazartesi

Cenaze Aracı Etkisi


Her gün derse giderken cenaze arabası görüyorum, ama istisnasız her sabah. Zira öğrencisi olduğum enstitü hemen mezarlığın yanı başında-İstanbul'un kadim ve meşhur mezarlıklarından biri-şikâyetçi değilim. Önceleri farketmiyordum cenaze araçlarını, farketsem de üzerinde durmuyordum. Hayatın sıradan bir parçasıydı sanki ama şimdi bir metafora dönüştü zihnimde. Her gün görüyorsam onları ve tuhaf bir biçimde dikkat ediyorsam hangisi dolu hangisi boş, madem durum böyle faydalanmalıyım bundan dedim kendimce, her gün derse gitmeden önce ölümle yüzleşiyorum önce. Ölüm... Bütün bu çalışmaların, didinmelerin sonu sade ve sadece ölüm. Sonrası gerçek hayat! Bugünkü kısa ve yalan, asıl hayat o aracın gittiği yerde, o yeşil örtünün altında gerçekler. İşte bu halet-i ruhiye ile başlıyorum güne, bazen iyi bir etki bazen kötü. Kimi gün aklımı başıma getiriyor cenaze arabaları, kimi gün fazla sarsıyor… ama varlar işe, mezarlıklar, salalar, cenaze arabaları… varlar, ölüm gibi ölüm kadar gerçekler. İçinde olduğumuz şu hayatın geçiciliğini, gerçekliğini anlatırcasına her gün daha gerçek ve daha yakın.

11 Aralık 2012 Salı

2012'nin Aralık ayındayız, fikrimce kıyamet falan kopmayacak. Ama benim için kabus gibi bir ay oluyor halihazırda. İlginç bir gün geçirdim bugün, kütüphanede masa dolusu kitap ve internet ikilisiyle bir yazı yazamadım. Tıkandım, kalakaldım öylece, yazamadım, olmadı. sonra eve gelince aklıma geldi birden; ben bu sene epey şey yazdım, çoğunu kaldırdım kenara, öylesine şeylerdi hepsi. İyi yazmak mühim değil çoğu zaman, sadece yazabilmek, tıkanmamak istediğim. Sonra düşündüm ne zamandır böyle çok yazıyordum? Temmuzdan beri, zira bir tuhaflık yaşadım, alışık olmadığım bir silkelenme, bir büyüme, ruhumda bir perde indi, bir perde kalktı, sustum, konuşunca saçmalıyormuşum dedim, yazmaya başladım, gerekli-gereksiz yazmaya. sonra işte ertelediğim şeyleri yapmaya başladım, planlamadan kendiliğinden, arzuladığım gibi, sonra bir noktaya geldim ve yine tıkandım. Akademik yazım içinde sanırım bir silkelenmek gerekiyor, önce bir dibi görmem, yanmam gerekiyor ki küllerimden doğayım. Öyle işte...

28 Kasım 2012 Çarşamba

samimi bir çaresizlik içindeyim, samimi şekilde çok kocaman bir dünya içinde küçücük olduğumun idrakiyle korkudan köşeme çekildim, o kadar küçüğüm ki gölgemi göremiyorum bile, o kadar çıkmıyor ki sesim duyamıyorum sözlerimi, sonra biri çıkıp gözlerin diyor ışığını kaybetmiş bugün, sonra, işte hep aynı hikaye...

13 Kasım 2012 Salı

bir ümit

Şimdi benim oturup sabaha kadar akademik bir yazı yazmam gerekiyor ya...
işte hani benim içimden blog yazmak geliyor...
öyle bir bünyem var benim
böyle gündelik şeylerden yazayım
şikayetler edeyim geçici şeylerden
falan filan
Arapçası fulan mıydı bunun?
Ha bir de Arapça var değil mi?
bir gün öğrenebileceğim galiba derken
ertesi gün imkansızzz dediğim dil
yok ya dil demek diğer dillerle aynı yere koymak olur
o da olmaz
yok yok dil deme olmaz başka isim bulmak lazım
Arapça o, başka şeye benzemez
bana kalırsa asla öğrenilemez
ama işte öğrenmiş numarası yapacağız
öyle işte
sabaha kadar nefes almadan yazı yazarsam
belki memnun ederim "amerikalı ustazı"
belki işte...
bir ümit
sonraki günlerde de durmaksızın Arapça çalışsam
belki bir vakit bu öğrenilemez dili öğrenmiş numarası yapacak kıvama gelirim
işte
küçük küçücük
bir ümit

7 Kasım 2012 Çarşamba

Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında; 
Yekpare geniş bir anın 
Parçalanmış akışında

Tanpınar


tam bir yıl önce bugün nasıl algılıyordum zamanı? ya da tam bir ay önce? sahi son bir ay nasıl geçti?, ben tıpkı şiirdeki gibi bir zaman hayalindeydim değil miydi? beni bulansa her anı uzayan, takvimlerin, saatlerin, tiktakların esiri zaman... 

yapacak işlere zaman yetmez...ama deneyebilirdim
oysa ben duygularla düşüncelerin savaşında tarafsızlığımla bitaraf olmuş haldeyim


yazdıklarım düne yahut bugüne ait değil, epey bir vakit önce hezeyan halinde hani şu ümitsiz yazıları bir bir döşendiğim günlerde yazmıştım, son zamanlarda bloga gelip gidenlerin artması ve fakat boş dönmeleri hasebiyle vakitsizliğime sığınıp yastık altından çıkardım, affola

26 Ekim 2012 Cuma

Mahzunluğu silememe hali!...

Bazen istemem hissettiklerim bilinsin, bazen nedensizdir, bazen kızarım kendime hissettiklerim için, bazen karşımdakini üzmek istemem hüznümle,... ama işte o kadar kolay değildir nedense, üzüldüğünde üzülmemiş gibi görünmek, dudaklarımın titremesini durdurabilirim belki kısa süreliğine, ellerimi koyacak yer bulurum bir şekilde... ama gözlerim mahzun bakmasın diye verdiğim uğraş hep boşa, dolmasalar dahi, ışığı söner sanki.  Başka şeyler düşünnn, odaklanma, geçecekk derken gözlerim tam da hissettiğim gibi bakar, dilimle inkar etsem bile hüznümü gözlerim itirafa meraklı sanki... işte böyle bir haldir mahzunluk...böyle bir buğulu bakış

20 Ekim 2012 Cumartesi

bulut

Yeni insanlarla tanışmak, hızla yeni bir dünyaya alışmak... içine girdiğim süreç, bu saydıklarımı içerse de aslında tam anlamayıla bir hengame, durmaksızın bir şeyler öğreniyorum, ama ne öğrendiğimi bilemiyorum henüz, düşünecek vakit olmadı! az önce bulutların güzelliği farkettim ve belki de günlerdir gökyüzüne bakmadığımı, hep bir şeyler okuyor yahut yazıyorum, başım hep eğik tamam istediğim buydu kabul ediyorum ama bulutları unutuyorsam o vakit okuduklarımın, yazdıklarımın kime faydası dokunacak ki?

Bulutları yaratana, bulutların güzelliğine gark olmak duası ile...

5 Ekim 2012 Cuma

savaş

Savaşçı toplumuz biliyoruz, genlerimizde varmış anladık. Savaşmak için her fırsatı kullanabiliyoruz, öyleymiş. Ama ecdad yaşamak için, büyümek için savaşıyordu, kimi zaman da abartıyordu belki, tarihe hesap sormuyoruz ama hiç mi ders almıyoruz?
Savaşınca kim ölecek? askerler, ne için savaştıklarının farkında ile olmayan üniformasız tanışsa, aynı dili konuşacak gencecik askerler öldürecek birbirini. Kimse şehit falan olmayacak kandırmayalım kendimizi, boşu boşuna ölecekler...hepsi o...üstelik yalnız askerler ölmeyecek, masum insanlar, çocuklar, hep onlar ölür çünkü, savaşlar öldürür masum insanları, ağaçları, kitapları, tarihi, ruhu her şeyi öldürür
Savaşa girin diyen biri varsa aman dikkat, dost değil düşmandır o! 3 vakte kadar aaa niye savaştınız diyeceklerdir!

1 Ekim 2012 Pazartesi

sahi

hep soruyorlar
sonra?
ne olacak sonra?
bunu yapacaksın
şunu okuyacaksın
sonra?
sahi
sonra ne olacak?
soruların cevapları
var mı?
okunabilecek mi
tüm o kitaplar?
sahi
sen de o sabır var mı?
söylememiş miydim ben?
hani yarın değildi benim işim
bugünü yarından farklı kılmak
tek niyetim...
sahi
bir sussa bütün o sesler
sorular
sessizlik olsa
sahi

25 Eylül 2012 Salı

Gençler var!


Hem de çok kalabalıklar, bu ülke hep gençlere ait oldu,  bu memlekette yaşlıların sözü geçse de çok zaman; çoğunluk genç! hep genç!
Ve gençler çeşit, çeşit...
Hepsi ayrı renk, hepsi ayrı dert...
Genç dediğin herşeye hevesli, hem farklı olma niyetinde, hem benzer, hem, hem, hem...
Hepsi en özel, en yetenekli, en, en, en...
Memleketimin gençleri bir başka...
Mesela bir entellektüel gençler var aman yarabbim, bir edebiyatçılar, bir tarihe meraklı akıl şaşar...
Hem okuyorlar, hem yazıyolar, büyük büyük laflar ediyorlar...
Zaten memleketim dergi cennetidir bu dostlar için, her köşe başında üç beş genç toplanır bir dergi çıkarır, kim okur? kendileri, ama hepsi "dergi yazarı", genç yaşında çok "başarılı"
Takdir ediyorum, samimiyetle takdir ediyorum bu cesur, çalışkan, hırslı nesildaşlarımı, hepsi gerçekten kabiliyetli ama ve fakat zor iş bu arkadaşların her birinin akademik yahut yazım dünyasında kendilerine bir gelecek kurmaları zira okuru bu kadar az olan bi memlekette bu kadar yazara ihtiyaç yok, heveslerine saygım sonsuz, ama tanıdığım pek çok amca var; ben eskiden "falanca" dergide yazardım "şiir kitaplarım" bak hemen şuracıkta... kendisi ya ticaret ehli, ya memuriyet... edebiyat, felsefe, tarih artık yalnızca heves....
Sosyal bilimleri ciddiye almak lazım, öyle gençken yazdım çizdim aldım hevesimi yetmeyecek, ama bilmiyorlar sabiler okunacak ne çok kitap olduğunu, bilemiyorlar, okudukları onca kitapla filozof kesiliyorlar, edebiyatçı oluveriyorlar...
Mütemadi bir şeyler yazarım, ama haddimi bilirim ben, öylesine yazarım, tarihe "not" düşmek yahut "muhteşem" kabiliyetim, entellektüel "birikimimi" sergilemek için değil, zira bu saydıklarım bünyeye öyle yirmili yaşlarda yerleşmiyor, kırk fırın ekmek diyorlar ya, oooo kütüphaneler dolusu kitap bile yetmiyor, sahi onların, kitapçıları, sahafları, internetleri var... kütüphanelere yolları düştüğünde dünyaları şaşar, anlarlar belki okumakla bitmez, yazmak da yetmez...
Bir de internet var ki sormayın, bendeniz gibi gereksiz pek çokları açıyor bir blog, yazdıkça yazıyor, paraya kıyıyor web sitesi bile kuruyor, aman ne vakit ne emek... sosyal medyaye saymıyorum dahi 140 karakterde şaheser cenneti...
Sahi bu gençlere vakit de yetmiyor, hem okuyacak, hem seyahat edecek, hem entellektüel "çevresine" vakit ayırabilecek, yüzlerce arkadaşla irtibat kesilmeyecek...
Efendim şu vakıf benim, bu dernek senin, falanca seminerden çıktım, filanca konferansa girdim, oyyy oy
Biri enstruman çalar, biri roman yazar, hepsinin elinde koskocaman fotoğraf makinaları, yahu o elinde tuttuğun benim iki maaşım, sen öğrencisi be kardeşim insaf et, çok pahalı heves desen olmaz, zira memleketim de hevesli gençlere burs vermeye meraklı onların memlekete "faidesi" dokunacağına inanmış pek çok müessese var, yahut dostlar, zaten aileler de bizimki çok farklı nev-i şahsına münhasır diye ellerinden geleni ardlarına koymuyorlar...versinler efendim, bizimkilerde bursla, harçlıkla "ney" alsın, "fotoğraf" çeksin, "kitap" okusun... yeter ki "entellektüel" olsun...
İçim sıkıldı, ben bir kütüphanede dolaşayım, ne az bilir olduğumu hatırlayayım...

selametle

24 Eylül 2012 Pazartesi

Okulun ilk günü!

Bugün, bir uzun belki kısa aranın bitişinin ilk günü, yine öğrenciyim... hayatta en sevdiğim şey öğrencilik herhalde, bana en uygun şey öğrenmek, varoluş sebebim sanki, öğrendikçe varoluyorum, böyle hissediyorum, böyleyim.

Ne tuhaf, en iyi bildiğim, en çok sevdiğim şeyde kendimi acemi hissediyorum, eğitim hayatıma geri dönmenin heyecanı, ya herşey istediğim gibi olmazsa endişesi ile karışıyor. Garip bir mide ağrısı, ellerim titriyor not alırken... hâla çocuğum ben, küçücük, öğrenci işte...

Hikmetlerin sahibine ulaşma yolunda, hikmetlerle meşgul, hep hayır öğrenen, hep hayır söyleyen bir talebe olma duasıyla çıkıyorum yola... ya Bismillah!

21 Eylül 2012 Cuma

İdrak

İdrak etmek!
Farkında olmak!
Söylediği sözün, attığı adımın...
Aldığı nefesin!!!
Nasıl bilinçsiz yaşıyoruz bazen, nasıl sebepsiz gülüyoruz, nasıl boşa ağlayabiliyoruz, üzüldüklerimiz üzülmeye değmez, düşündüklerimiz düşünmeye, ve fakat onca şey varken idrak etmemiz gereken...
Zamanın kıvrımlı yollarında kılavuzdan bihaber yürüme çabasında...
Yol uzun, istikamet belirsiz, yolcu habersiz...

18 Eylül 2012 Salı

Bazen

Bazen zaman kaçar elinden, onca yenilik, onca kalabalık, onca gündem... yazamazsın vaktin olmaz birden... söyleyemezsin bilmezsin neden...
Son günlerde hem teknolojinin ihanetine uğradım, hem çok yoğundum
Hep yoğunuz...hepimiz yoğunuz
İstanbul'da yaşamak bile başlı başına bir yoğunluk
Ama asıl yorucu olan zihinsel yoğunluk, günlük telaşelere eklenince zihindeki sorular, düşünülmesi gereken şeyler yapılması gerekenlerle yarışır hale gelince...elim kaleme küsüyor bazen, bazen onca yüz, onca söz hiçbirinin hakkını veremiyoruz, zaman kayıyor, büyük bir hızla, nefessiz bir akışta...
Zihnimizde yazdığım yazıları kağıda dökmeye vakit olmuyor, yaptık sandığımız ama aslında yapmadığımız onca şey birikiyor, bir bakmışım 2 haftadır yazmamışım, yazacak şey olmadığından değil, vakitsizlik belki bir sebep ama işte asıl başka bir şey var henüz adını koyamadığım, ne olduğunu anlayamadığım bir değişim bende, o hergün yazan, karmaşık duygular içinde ben...gitti...nereye? ne kadar süre?

4 Eylül 2012 Salı

Nafile

Kazanılanlar ve kaybedilenler... Unutulanlar ve hatırlananlar... Ümitler ve çaresizlikler... Kırılanlar ve öfkelenenler... hayat hepsiyle o kadar dolu ve yoğun ki...
Bazen durup bir bakmak istiorum, zamana sığdırdıklarımıza ve harcadığımız zamanlara... Kendime karşı belki iki ay önceki kadar hırçın değilim, biraz büyüdüm, daha sakinim daha az tedirgin, büyük değişimler varken önümde eskisi gibi hırpalamıyorum kendimi...       Ama yine işte... bazen benim hiç payım olmadan beni üzecek şeyler oluyor hayatta... olsun diyorum geçer... biliyorum artık Mevlana'nın dediği gibi; tüm misafirler gider, gidecekler...sabrım büyüyor benim, olgunluk denilen şey uğruyor ruhuma, o da fena birşey, neden diyorum neden ben de öfkelenmiyorum, hüngür hüngür ağlayışlarım nerede benim?
Sahi diyorum, daha geçenlerde ruhuma o eziyetleri çektirirken, şimdi neden sahi bu değişme?
Sonra sessizliğe alışıyorum günden güne, kendi sessizliğime, içimdeki derin sessizliğe...
Birşeyler oluyor, elimde olmayan şeyler hep. Aklıma geliyor bazen çok eskiden yazılmış bir yazı, okuyorum, okuyorum, geçen zamana rağmen pek çok soru aynı zihnimde ve bazıları cevabını bulmuş, biliyorum artık mümkün değil kimseyi tanımak*, nafile bir niyet, nafile bir çaba... on sene... neredeyse hayatımın yarısı yetmemişse en yanımdakileri tanımaya, bundan sonrası hep nafile...