8 Temmuz 2012 Pazar

"mature" or " married"



how funny, this was written in 2011, and never published only because I was not sure what I was saying, maybe I am now..still with a biggg question mark in my mind, I know that I haven't changed much by turning 22 to 23.


well...don't know where to start, but definitely should write, plus didn't pick the language myself, it just come from inside, not that I am better on English, it just comes...last days were less depressive than last months fortunately :) not enough to smile but still better, even so my mind is brilliant on finding the negative to obsess as it found the issue of my changing friendships and getting old. I admit that I am 22! and even that's about to be over, but comeeee on, time pass so damn fast, while I am typing I stare on my fingers, they are pretty much the same they were 5 years ago although my body and face changed a bit for sure, so my mind and heart? No way...   they are not mature yet...they gained so much, they suffered enough but no! Never enough to be a young adult!!! a working young lady who is not allowed to wear jeans on business time... come on that can't be me, I am supposed to stay as the student who is crazy to learn, explore and try. Hours of chatting with mates, reading till tears come from my tired eyes, watching movies on any time, praying, crying etc. there all about to change...come on all these mates they loved spending time with! Yeah most of they are now grown, and well both happily and sadly mostly engaged, some married and lots of long term related...and I am the only one determined to stay single for looonger, This just makes me feel very bad sometimes, because I have to share them (maybe even lost) with the "loved" ones. I have to watch the time to call, never wait for a quick answer to an email, can't meet on weekends, or after work, yep they have changed a big time... will I change? Will I turn to be one of my friends, who I made some serious fun about. Who knows? time will show and I will live...

"şaşırma"ya övgü

Onca iç karartıcı yazında sonra belki şimdi sevdiğim bir şeyden söz etme vakti, beni heyecanlandıran, yüzüme tebessüm konduran bir şeyden "şaşırmak"tan, tabi olumlu bir şaşırma hali söz ettiğim, korku ve panik içermeyen bir şaşırma... Beklemediğin ama keyifli bir mesaj aldığındaki şaşırma, uzun zamandır görmediğin arkadaşınla birden karşılaşınca gelen şaşırma, masanda sahibini bilmediğin çiçekler görmenin bünyede yarattığı, sonrasını düşünene kadar geçen süredeki şaşırma... Kalbine indirmeyen, gülümseten bir şaşırma. Hani çok sevdiğin bir kardeşinin uzak yollardan gelip, kapıyı çaldığında duyduğun heyecandaki şaşırma. Çok seviyorum şaşırmayı, küçük sürprizlerle sevdiğimi hatırlatmayı, sevildiğimi anlamayı... Seviyorum; cevap gelmez ama deneyeyim diye attığım bir postadan, heyecanlandırıcı bir davet almayı, bilmediğim bir yolda yürürken kendimi bildiğim bir yerde bulmayı. İşte öyle… Seviyorum şaşırmayı, sürprizim var demeden şaşırtan insanları, ondan bir daha duymayacağım derken sesiyle, sözüyle şaşırtanları… Şaşırtmaya cesareti olanları…

7 Temmuz 2012 Cumartesi

eder mi?


Bugün bloğun başlığını fark ettim birden ; “ve hayat... devam eder”. Eder mi gerçekten? Ederse ne kadar zaman sonra eder hayat devam? Hani devam etmek derken, bir günün en az bir kaç saatini kalbinde tuhaf bir sızı, anlaşılmaz bir bitmemişlik hissi yaşamadığın bir devam etme hali, ne zaman gelir yani? Ne zaman işin ortasında ya daha farklı olsaydı her şey diye bir fikir düşmeyi bırakır zihnine, ne zaman gelir gelmez onu kovabilecek güç bulursun kendinde? Hayat devam eder mutlaka, boşuna yazmadım onu öyle, biliyorum… En fena düştüğünde bile kalkarsın, başlarsın yürümeye. Peki, ama ya düşmekten bu kadar korktuğun için saçmalamışsan, düşmemek, kırılmamak, kanamamak, kanatmamak,  incitmemek, ah almamak için tedbiri fazla kaçırmışsan, olmadığın biri gibi davranmışsan, yine hayat devam eder mi? Kendine kızmaların öyle hemen geçer mi? Sonuçtan memnuniyetsiz olduğun için değil, kendinden şikayetçi olduğun içinse sızılar, hemen diner mi? Mümkün olmadığını bildiğin halde, ya kadere etki ettiysem diye kızıyorsan kendine, hayat…devam eder mi?

6 Temmuz 2012 Cuma

Planlar


Bir gün bir bakmışım... Bugüne kadar kendimle ilgili eleştirdiğim, değiştirmeye çalışıp didindiğim bir halim, ne büyük nimetmiş... Plansızlığım... Benim savrukluk sandığım tevekkülün kendisiymiş... İyi ki yarının her anını düşünüp koymamışım kenara, iyi ki rabbim nasıl isterse öyle olsun, “hayırlısı” olsun demişim bu güne değin, öyle olmasaymış göremezmişim büyük resmi, öyle olmasaymış dinleyemezmişim içimdeki sesi... Planlar tıkarmış kulaklarımı, duyamazmışım gerçeği...
Ne cesaretle plan yapıyoruz ki biz? Hayatta en çok istediğimizin belki de nasibimizde olmadığını nasıl hesap edemeyebiliyoruz? Nasıl unutuyoruz her şeyin "o"nun elinde olduğunu? ne cesaretle belirliyoruz, hangi gün nerede olacağımızı, 5 yıl sonra ne yapmak istediğimizi, ne vakit evlenip, ne zaman-kaç çocuğumuz olacağını planlama cesaretini, bütün bunları aklımızdan geçirme cüretini nereden bulabiliyoruz?... Düşünüyoruz, kafa yoruyoruz, planlıyoruz, sonrasına bir küçük "Allah nasip ederse" iliştiriyoruz, ama aslında tam da istediğimiz gibi olacak her şey böyle biliyoruz...
Yok, yok ben yalnızca rabbimin nasip ettiklerini istiyorum, planlamıyorum... Dua ediyorum, "o" nasıl isterse öyle olsun, bilmiyorum "yarın" var mı? Nereden bileyim?
Tek duam, isteğim eğer olacaksam "biri",  bir planın parçası, belirlenmiş hedeflerin aracı değil, duaların kendisi olayım, dualarla istenen, tevekkülle beklenen...

4 Temmuz 2012 Çarşamba

"zaman" üzerine bir yazı


Şimdi öyle zamanlarda yaşıyoruz ki günler, saatler, dakikalar, bir zamanlar algılandığından çok farklı, hani insanların mektupla, telgrafla, faksla, telefonla haberleştiği devirlerden, çok değil belki on yıl öncesinden bile bambaşka algılıyoruz zamanı, çocukluğumda bile daha yavaş akardı sanki zaman... Düşünüyorum da âşık maşukundan haber alabilmek için kim bilir ne uzun vakitler beklerdi mektubun gelmesini, çok eski değil telefon başında çalsın diye beklenen, ya ben yokken gelirse beklediğim telefon denilen zamanlar... Şimdi her yanımız ağlarla sarılmış... Sabır elimizden alınmış..."zaman" kaygan zemin. Bizi başkalarına bağlayan küçük-büyük ekranlardan alıyoruz pek mühim haberleri, beklemeye sabrımız yok hiç, olsun bitsin istiyoruz her şey, dakikaların hesabını yapıyoruz bak ben yazalı ne kadar uzun "zaman" oldu diyoruz. Uzun mu? Gerçekten bir gün uzun mu? Değil aslında ama işte biz öyle algılıyoruz, ben doğalı 732.138.953? saniye geçti, belki bir zamanlar birileri sevdiğinden benim ömrüm kadar ayrı kaldı. Bir günde 86400 saniye var, bir mektubun yerine ulaşma süresiyle kıyaslarsam ne kadar kısa ama işte bugün ne kadar da uzun... Bu yazıyı yazarken geçirdiğim "zaman" ne tuhaf...

3 Temmuz 2012 Salı

Düşünme hastalığı

Eğer kafanızı yastığa koyduğunuzda, zihninize hücum edenlerden kaçamıyorsanız bir şeyler var demektir, dikkat ilk semptom olabilir...
Neyse çok uykum var zaten, birazdan baskın gelecek, düşünmeyeceğim derken buluyorsanız kendinizi...dikkat bu gece uykusuz geçebilir
Nasıl olsa birazdan ezan okunacak, şeytan galip gelir... uykunun eline düşeceğim vakit o vakittir, düşünceler de bir bir dağılıverir diyorsanız, hastalık başlamış biledir...
Şeytan bile düşünceleri kovamamışsa, birazdan alarm çalacak nasıl olsa, ertele tuşuna bastığımda her günkü gibi en ağır uyku gelir oturur bünyeme diye bir umutla bekliyorsanız, aslında umut tükenmiştir...
kendinizi kandırmayı bırakıp, düşüncelerinizle yola koyulabilirsiniz...onlar daha uzunca bir süre sizinledir, geçmiş olsun

16 Şubat 2012 Perşembe














ben yine bazen çok üzülüyorum
heveslendiğim
istediğim
şeyler elimden kaçıyor
sesimi duyuramıyorum
neden?
hani istediklerim olurdu?
neden olmuyor?
olmasın mı?
gitmeli miyim?
uzaklaşmalı?
küçücük şeyler için
büyük şeylerden kaçmalı mı?
içimden mi ağlamalıyım hep?
sanki
istediklerime sarılmıyorum
en sıkı
ya da ısrarcı değilim yeterince
içime ağlıyorum
küçücük
minicik şeyler için
kocaman gözyaşları
hep içime...

9 Kasım 2011 Çarşamba


                                                                                   
                                                                                               

  I made a prayer
asked for "something"
"something" to help me
to forget the misery
"something" to give me hope
to see the light behind the dark
ohhh my Allah
I was not ready 
for what you gave me...

28 Ekim 2011 Cuma

sızı


ne tuhaf
sevinçler de
öfkeler de geçici
ama hani bir
sızı var ya içinde
taa en içinde
o hep yerli yerinde
iyi ki dostlar var
ihtiyacın olduğunda
yanında
sesiyle can veren dostlar
varlığıyla umut hani
ahh bir de şu hayat telaşesi
o da olmasa
o sızı var ya o sızı
deler kalbini
yaşadıklarımdan aldığım
bir ders varsa eğer
iman giderse elden
herşey gider...
sızının sahibi de iman
sabrı da...

16 Ekim 2011 Pazar

ağıt

hani sahip olduklarım ve olamadıklarımla şikayet ettim ya ben
şimdi herşey çok kötü yeniden
yada hiç olmadığı kadar kötü
son günler, haftalar yaşanmamış gibi
yada yaşanmamalıymış
hani kaç kez kabus sanıp uyanmak istediysem ve olmadıysa
o kadar çok istedim
tam acı içinde ağlarken
tutsun biri beni, sarsın kocaman
geçecek desin, herşey iyi olacak
gözlerim kapalı kalsın herşey iyi oluncaya dek...

19 Ağustos 2011 Cuma

4 ay!

onsekiz nisan ikibinonbir...

yeni bir yolda yürümeye başlayalı olmuş 4 koca ay, hani ben küçükken bana kocaman gelen bir hayal, çalışmak..."işim" dediğin bir yer, üstelik hayallerin ötesinde bir yer, bir "kütüphane" evet, işte tam 4 aydır ben bir kütüphanede çalışıyorum, 4 ay önce adım attığım bu kapı, bu başka boyut şimdi hayatımın merkezinde, her günün hikayesi burada geçiyor...aidiyet bile hissediyorum, ne çabuk...

soğuk ve sıcak günler, bitmek bilmeyen ve çabucak geçen saatler, zorluklar keyifler... hepsini yaşadım bu kısacık zamanda ve bekledim yazabilmek için tüm bunların gerçek olduğuna emin olmayı ve fakat şunu da anladım; belki en keyifsizi, ben büyümüşüm fena halde, ne demeli zaman akıp geçiyor, suya tutunmaya çalışan bir kuru dalım sanki, nereye sürüklerse orada açacağım gözümü.

şimdi geriye dönüp baktığımda, yarın ne yapacağım ben? şimdi ne olacak? ne yapmak istiyorum ben? bundan sonraki adım ne peki? diyen ben sanmıştım ki "bir şey yapınca" bitecek sorular, ferahlayacak içim, öyle değilmiş...

sorular da, sorunlar da bendeymiş...içimdeki sorular bitmez, büyürmüş...

yeni sorulara yeni cevaplarla görüşmek üzere:)

28 Ekim 2010 Perşembe

peki, biliyor musun ne istediğini
gözlerini kapadığında gördüğün düşler mi gerçek
tanımadığın nefesler mi
neyin peşindesin
hayalin mi
hayyallerindeki gerçeğin mi
rüzgarın sesini dinle
ve söz ver kendine
hayal kurmak yok bundan böyle...

20 Eylül 2010 Pazartesi

takvim

bu yazı zihnimde belki 6 aydır bekliyor, erteliyorum hep...korku var içimde
dün ilk cümleyi yazma cesaretini gösterdim...ancak yazıyı yazmak için ellerimi klavyeye götürdüğümde kendimi bilgisayarı kapatırken buldum, kendinden kaçmak bu olsa gerek
bugün düşündüm ve karar verdim yaz gitsin,
nasılsa kimse okumayacak özenme,
bağırır gibi yaz, bir daha sen bile okumak isteme

ben kendimi yeniliklere açık sanırdım, tamam takıntılarım vardı ama değişim korkulacak şey değildi eskiden, ne oldu yaşlandım mı bilmem...dayanamıyorum değişimlere

planlara uyamadığım kesin, ama hiç plan yapmaktan vazgeçmedim, işime de yaradılar çok zaman, hep takvimlerim oldu benim, bazen doldurmaya vakit bulamadığım ajandalarım, küçücükken bile vardı, yazardım hangi gün ne yapılacak, şu son 4 yıldır takvim hayatımın belki de en önemli gereçlerinden biri oldu, bilmem ne ayının bilmem kaçı ders seç, falanca gün dersler başlar, vizeler şu tarihte, finaller falanca hafta...hep takip ettim hiç kaçırmadım

4 yıl bitti ama bitmeden beni bitirdi...belki okulun son üç ayı takvimlerle bozdum kafayı...seneye eylülde mi açılır okul, ekimde mi? güz dönemi ne vakit bitecek...tatili çok uzun tutmasalar bari...bu fikirlerin zihnime düşmesini müteakip hayal kırıklığı, depresif bir durum e be salak kafam bir daha okul baş-la-ma-ya-cak
"okul" denilen yere ilk adım attığımda henüz 3-4 yaşlarındaydım, şimdi 212im biliyorum hala küçücüğüm ama işte sanki bir parçam benden koparılmış gibi hissediyorum...yada evin kapı önüne bırakılmış çöp poşetiyim...

"okul"un bittiğine üzüldüğümü fark edenler şaşırıyor da şaşırıyor, boş gözlerle bana bakıyor...ahhh keşke diyor, iyi de ben seviyorum "okulu"u yasak mı? ayıp mı?

takvimlere bakamaz oldum, koca yaz kaçtım acı gerçekten, kendime kalemler aldım çocukluğumdaki gibi "okul" için...bundan böyle hiç eskisi gibi olmayacak biliyorum, kalemlerim kaybolmayacak...orda burda unutulan defterlerin peşinden koşulmayacak...daha büyük dertler var bundan böyle...iş-güç peşinden koşmak gerek
ne yüksek lisans ne başka türlü eğitim, hiç biri benim tekrar "okul"lu yapamayacak

mezuniyet işlemlerini başlatamayan, takvimlere bakamayan, "okul"dan kopamayan bir deliyim ben hem de zır deli...offf

karaya vurmuş balık gibiyim, kocaman bir dalga alıyor hırpalayıp, sıcak kumun üzerine atıyor bedenimi, korkuyorum ama bilmiyorum bu kumun üzerinde ölmekten mi haşin dalganın elinde oyuncak oluvermekten mi bilmiyorum...heybetli su geliyor çekiyor beni derinliklere, bir durulsa su belki kavuşacağım eski gücüme, bildiğim sularda alacağım soluğu...derken bir de bakmışım sahili boylamışım...tamam diyorum buraya kadarmış bitti işte, hooop serin su alıyor beni koynuna...son nefesini vermek üzere bir balık gibiyim...nereye aitim bilemiyorum

18 Eylül 2010 Cumartesi

sade

küçük bir hayat istiyorum, olabildiğince sade,
kitapların çok gürültülerin az olduğu bir dünya, karmaşadan uzak,
zihnimin yorulmadığı, sesimin yükselmediği, kimseye öfkelenmediğim bir hayat, öfkelenecek bir şey olmayan sapsade bir hayat...
hesap vermeden hesaplı bir hayat yaşamak istiyorum,
belki daha az düşünmek, daha az üzülmek

bir şarkı vardı "kendime yeni bir ben lazım" aynı o hallerdeyim, düşünürken nefesim kesilecek oluyor...beynim zonkluyor,
ıslahat mı inkılap mı istiyorum? bilemiyorum...
içimde kocaman bir offfffffffffff var çıksın istiyorum,
zihnim kararsız...gönlüm kararsız
yeni bir adım atamıyorum, durduğum yere de dayanamıyorum

Allah'ım yeni bir kapı aç ne olur...

8 Haziran 2010 Salı

sus lütfen

kafamın içinde durmadan konuşan biri var, onu ne zaman aldım içime bilmiyorum...cidden ne zaman izin verdim beni ele geçirmesine, tuhaf bi biçimde konuşurken duraksıyorum, o ne diyor bir bakıyorum...saçmaladığına inanmak istiyorum ama hep haklı lanet...ne zaman dur dese ve ben durmasam durmadığıma pişman oluyorum(ne cümle ama) ama içimdeki çok bilmiş, ukala dümbeleğini dinlemek de istemiyorum...denemek istiyorum, hata yapmak istiyorum...izin vermiyorrr bir gün bu paragrafı tekrar okursam neden yazdığımı hatırlamayacağım...konu neydi bilmiyor olacağım, böyle başka yazılar da var alışkınım

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Zıbın


Uzun zamandır yazmadım...ama hep istedim...fazla gevelemiyorum yazıveriyorum...


Nereden taktım bu mevzuya kafayı bilmiyorum, ama işte düşünüyorum. Etrafta renk renk, çeşit çeşit, tarz tarz giyinmiş insanları gördükten sonra, düşünmeden edemiyorum.
Giydiklerimiz, çok şey ifade ediyor, modern dünyada... ve belki de yüzyıllardır böyle, henüz ismini bile bilmediğimiz hatta hakkında en ufak bir bilgiye sahip olmadığımız, sokakta gözümüze ilişiveren bir kadın, bir erkek hakkında öyle yada böyle çokça bilgiye sahibiz giydikleri dolayısıyla..."din"ine karar veriyoruz bir anda bazen, çok emin oluyoruz ne kadar "varlıklı" olduğundan..."eski kafa"mı?, "son moda" mı? biliyoruz hemen...bazen beğeniyoruz birini sadece giydiklerinden...ama gerçekten anlatır mı giydikleri birini? gerçekten bu kadar çok şey anlatabilir mi? esvap dedikleri? Emin değilim...
o kadar çok ayrıştırıyoruz ki insanları böylece düşünüyorum insan yalnız başına mı seçiyor giydiklerini..gerçekten kendi istediği için mi öyle? şahsen çok da bilemiyorum, giydiklerime o kadar da kafa takmadığımdan belki, zaten bana bakan biri bugün başka, yarın başka bir şey düşünebilir, ruhum her an değişebilir...ama çok da önemsemem, her halde en çok da bu anlaşılır...bir de neye inandığım belki...ama ne kadar geçerli ki?
Bazen bir ayakkabı markası ne çok şey ifade eder...kırmızı bir elbise ne çok şey söyler...ama biz giyerken o kadar da çok şey düşünmedik ki... her şey birden oluverdi, anneniz siz çocukken size ne giydirdi? o düşünmüş müydü? Etiketlenmek için giyindiğimizi düşünüyorum bazen...etiket de istemiyorum işin aslı...
Bu noktada devreye "zıbın" giriyor. Düşünün yeni doğmuş bir bebek ilk ne giyer? diyorum cevap dünyanın herhangi bir yerinde doğan hemen her bebek doğduğunda ilk zıbın giyer. basit, beyaz, pamuklu kumaştan dikilmiş, yumuşacık, pahalısıyla ucuzu arasında pek de fark olmayan bir şey...nasıl da doğal...etiketsiz

29 Ocak 2010 Cuma

ta-kın-tı

takıntılara savaş açmak...ve yenilmek
kendimi bildim bileli uyumlu bir insanım, değişime, yeniliğe açığım amma ve lakin vardır benim takıntılarım...öyle böyle değil, üzerine gitmeye pek gelmeyen takıntılar...ama işte durur durur aklıma gelir birine savaş açarım...artık ben o eski ben değilim...takıntı dediğin de nedir canım? havalarına girerim...ve yine geldi bana o hava...saçmaladım, takıntımın üzerine acımasızca gittim, bocaladım...düşünülmüş kararlar sanki ani verilmiş gibi sersemletti...anlamadığım nasıl bir anda öyle güçsüzleşebildiğim...kendime açtığım savaşta bir yanımın nasıl böylesine hazırlıksız yakalandığı...oturduğum koltukta içimden bunun için üzülmeye değmez diye tekrarlarken gözümden süzülen yaşlara karşı koyamamak...galiba ben hala büyümedim...ama korkarım takıntılarım giderek büyüyor...sonumuz hayrolsun

20 Ocak 2010 Çarşamba

ne yapmalı?


Tatiller hep korkutur beni. Nedense bir garip ruh hali çöker üstüme, bilemem ne yapacağımı, sudan çıkmış balık misali bir durum...Sabahları kalkmak istemem, geceleri yatmak, ne bir yere gitmek isterim ne de evde durmak, dar vakitlerde hele bir tatil olsun hepsini yapacağım diye biriktirdiğim planlar birden unutulur yada gereksiz gelir artık. Tatildeyken bazen geçmez zaman bende, bazen su gibi akar tutamam. Geceleri düşünürüm biriktiririm içimde bir sürü şey, ama sabah olduğunda hepsinin yerini bir uyuşukluk hali alır...tatilleri sevmem ben...vaktim yokken yapabildiğim onca şeyi yapamaz olurum...beyin fonksiyonlarım yavaşlar adeta...zihnim başka türlü çalışır. Her türlü aksilik beni bulur. Her şey üstüme gelir. Ben çekilirim kabuğuma...ne yapmalı? diye düşünür dururum..bu ruh halinden nasıl çıkmalı?

6 Aralık 2009 Pazar

daha dün...başkalarının sorunlarına kafa yorarken...
bugün aniden...
yoksa...nasıl yani...yok artık...olmaz öyle şey...abartıyorum...kendim uyduruyorum...saçmalama hüm...yanlış anladın...ama neden...ne gerek var...kim bu numara....neden...korkuyorum...kuruyorum sadece...ufff...başım dönüyor...kuruntularımdan kurtulmak istiyorummmmm

5 Aralık 2009 Cumartesi

aklım almıyor...



bazen bazı şeyleri aklım almıyor...düşünsem de bulamıyorum doğru cevapları..hiç bir cevap bana doğru gelmiyor...şimdi bu katsayı mevzu var ben buna oldum olası karşıyım doğal olarak...neden doğal olarak ortada adaletsiz bir durum var çünkü mesele bana göre imam-hatip den falan ibaret değil...13-14 yaşında bir çocuğun ya da ailesinin yaptığı bir seçimi bütün hayatı boyunca taşıyacağı bir yük haline getirmek...diyelim ki çocuk teknik lisede okudu, okula girdiğinde taş çatlasın 15 yaşında mezun olurken 18 olmuş edebiyat okumak istiyor... yok arkadaşım okuyamazsın, katsayı var, hem sen okursan imam-hatipli de okur sonra halimiz nice olur...bu kafa yapısını anlamamın imkanı yok....
aklımın almadığı tek şey bu değil tabii...bizim memleket tuhaf, her şeyin bir yolu bulunur...öyle olmazsa böyle olur...yalnız benim bildiğim bir şey var bu ülkede; eylemle pek bir şey olmaz...olsaydı bugün biz bildiğiniz komünizmle idare ediliyor olurduk...malumunuz komün hayatına meraklı arkadaşlar...her gün eylemde...memlekette itiraz edilecek şey çok da itiraza cevap yok...olsun yine de sesimizi duyurmak olsun...yapalım eylem en azından haber olsun...cuma günü okuldan çıktım, edebiyat fakültesinden ana kampüse geçip biraz oyalandıktan sonra girdiğim, araç kapsısında değil de ana kapıdan çıkıyorum...biraz kalabalık var...imam-hatipli kızların çoğunluğu oluşturduğu grup eylem için hazırlanıyor...
anlamadığım şey 3 e geliyor sıra bu noktada...meydandaki Beyazıt camisinde cuma vaazı okunuyor...malum günlerden cuma namaz var...bizim memlekette erkeklerin önemli bir kısmı bu namazı aksatmamaya çalışır...Allah kabul etsin...imam-hatipli öğrencilerin bir kısmı da içeride tahminimce...ve fakat ben camiye yaslanıp öğrenci kalabalığını kendimce gözlemlemeye başlayınca gördüğüm manzara sarsıyor beni bizim hakları ellerinden alınıyor felandı falandı dediğimiz çocuklar ellerinde sigaralar eyleme değil de eğlenmeye gelmiş bir halde arkalarında kılınan namazdan bi haber gürültülü vaziyet de zaman öldürüyorlar...hani içimi bir şey gelip oturuyor...hangi imam hatip oluyorum..hangi gençlik...hangi hak...acıyorum hallerine...halimize...yazık oluyor diyorum yazık...bunlar imam olursa vay halimize...onun için birden daha çok istiyorum katsayının kalkmasını...imam olmasınlar da ne olurlarsa olsunlar...bir de imam olurlarsa vay bizim imama uyup da kıldığımız namazların haline...