17 Temmuz 2012 Salı
yazacaktım
vazgeçtim...sözler yetmez belki, yanlış anlamışımdır belki, kim kırmak ister ki kardeşini...ortadan yok olmak, gizlenmek, saklanmak ne vakit işe yaradı ki?
16 Temmuz 2012 Pazartesi
"tercih"
Kararlar, gerçekler, bilgiler, hedefler, istekler bir sürü
bir sürü şeyler öyle çoklar ki duyamıyoruz kalbimizin sesini, ne istediğimizi
bilemiyoruz gerçekte, sahi ardağımız mutluluk değil miydi? ne zaman başarıya
çevirdik rotamızı? daha küçücükken sevdiğimiz için resim yapmaz mıydık? bizi
mutlu ettiğinden tırmanmaz mıydık ağaçlara? şimdi yaptığımız, çabaladığımız ne
bizi mutlu ediyor? etiketler peşinden koşuyoruz, ismimizin önüne yazılacak
şeyler, daha çok para, daha çok iş, daha çok mevki yeter mi? hepsi bizim olsa
gerçek dostların, unutulmayan anıların, sevginin, aşkın yerini tutabilecek mi?
yoksa onlar zaten elimizden kayıp gitti mi? onlar çoktan değerini yitirdi mi?
Şimdi bana bunları düşündüren "ulusal tercih
günleri" binlerce genç lisesini, üniversitesini tercih edecek, onlar mı
tercih edecek yoksa toplumsal normlar mı? Onlara öğrettiğimiz gibi
"geleceği en parlak" meslekler, en "başarılı" mezun veren
liseler seçilecek. Nerede mutlu olursun evladım? denilmeyecek, zaten denilse de
başarı mutluluk getirire değinilecek, parasız saadet olmaz hatırlatılacak, aşk
bile karın doyurmaz, aman evladım!
İnsanlar "basit" işlerde pek âlâ mutlu, huzurlu,
faydalı olabilirler, kocaman kariyerler peşinde kaybedilen değerler yerlerinde
kalırlar belki, sadece hatırlatsak kendimize dünyada varoluş gayemizi,
"başarı" dediğimiz şeyin, yanımızda bir yere gidemeyeceğini,
kalbimizin sesini dinlesek biraz, risk alsak, nefes aldırsak, mutluluğa
değmişken tam elimizden bırakmasak, olmaz mı?
ölüm ve düğün
ne ilginç iki söz...
ne zıt
ne aynı
ikisinden de kaçamazsın
ikisi olmadan da olmaz hayat
ölümler de kavuşturur düğünler de
ölümler de ayırır düğünler de
ikisi de yalnız Rab istediğinde olur
oun istediği şekilde
ölenle ölünmez muhakkak
ama bazı ölümler
öylesine ağırdır...
ölesiye ağırdır...
ki...
aynı gün de
hem bir cenaze
hem bir düğün
hayatı hatırlattı
ne zıt
ne aynı
ikisinden de kaçamazsın
ikisi olmadan da olmaz hayat
ölümler de kavuşturur düğünler de
ölümler de ayırır düğünler de
ikisi de yalnız Rab istediğinde olur
oun istediği şekilde
ölenle ölünmez muhakkak
ama bazı ölümler
öylesine ağırdır...
ölesiye ağırdır...
ki...
aynı gün de
hem bir cenaze
hem bir düğün
hayatı hatırlattı
15 Temmuz 2012 Pazar
Ben!
Ben!im için eskimiş bir eşyadan vazgeçmek bile zor,
artık yazmayan bir kalemi hatıralarına rağmen çöpe yollamak,
hiç kullanmadığım halde sevdiğim bir eşyadan vazgeçmek,
başkasının olsun,
ben! yenisini alırım diyebilmek... hiç kolay gelmedi bana,
ben! böyleyim zor bağlanırım zor vazgeçerim...
ilk kez aradığım bir numara, rehberimde yer bulmaz hemen,
ama silmek...
hiç denemedim...
hiç denemedim...
bir arkadaşın yazdığı bir mesaj, bazen yıllarca durur
hafızada... artık o arkadaş hayatımda olmasa da... sözler de yazılar da uçmaz
ben!de
silemem kimseyi hemen... hayatıma değmesine izin verdiysem,
ben!im bile bilmediklerimi anlatabildiysem...canı yanan ben! olduğumda bile
özür dilerim sevdiklerimden, özür dilerim içlerine öfke düşürdüysem...ümit
bağlamam kendimden başkasına, ama ben! git dostum diyemem
hep ben!li cümleler kurmam, hiç kimseyle biz?
olabilemediğimden...
gece uykun kaçtığında, sabahları uyandığında, merak ettiğin
birşey varsa, okumaktan vazgeçemediğin... merakın uyanıyorsa hala... sor
kendine neden? bitti mi gerçekten? ben! bitiremem hemen... var mı bitirebilen?
vazgeçtiğim halde bir şeyden, üstünü hemen çizemem...
alelacele küçük bir not kağıdına yazılmış bir telefon
numarası, zaman alır yırtıp atması...
bir de yazdıklarım sadece ben!imle ilgilidir, ben! ve ben!im
gelgitlerim,
yapmadıklarım, söyleyemediklerim, silemediklerim, üstünü
çizemediklerim... hepsi ben!im
bir zaman önce yazmıştım, az bir zaman, fikrim değişir diye
sakladım kenarda, okudum bugün...tek kelimesini değiştir(e)medim...işte ben!
böyleyim.
14 Temmuz 2012 Cumartesi
death
there are things that you never get to understand
there are pains you never get to go through
loosing someone forever...
will remind to cherish the ones you have
gives the courage to try to find the ones you can
appreciate...
someone died, an old lady
it was on time truly
still painful
this beautiful lady is gone forever
she lived
she loved
she suffered
but never complained
just wish to be like her
strong, faithful, spiritual
an old lady is gone
gone forever
reminds me lots...
Bir konferans
Bir vapur
Bir otobüs
Bir mağdur kız...
Hikâye şöyle başlamış... Cuma yorgunluğuna rağmen iş çıkışı
üşenmemiş kız, hem konferans güzel gibiymiş, hem "vefa"yı özlemiş,
tüm tezatlarıyla o sokaklar kafa karışıklığına iyi gelirmiş, karışık olan ben
değilim, İstanbul karışık hatta asıl hayat karışık diyebilirmiş...
Koşar adım gidilmiş, yetişilmiş..."ardıl çeviri"
ibaresi korkulu rüyasıymış, ne menem şey iyi bilirmiş, denemiş, zordan da zor
şeymiş bir şeyi iyi bilmek iyi çevirebilmek demek değilmiş... en kötü simültane
en iyi ardıldan daha iyi imiş, zamanla öğrenilmiş... Olsunmuş, orijinali
dinler, çeviride resim çizermiş... Konuşmacı
zevkle, düşünülerek okunacak bir yazıyla çıkagelmiş, okumuş okumuş,
çevrilememiş, çeviriden vazgeçilmiş, böylesi daha iyiymiş, yazı pek güzelmiş,
güzel sorular belirmiş, cevaplara girişilmiş... Bitmiş
Kız yine koşar adım kendini bir otobüse atıvermiş, yanlış otobüse...
Aklı bir karış havada... Bir yolunu bilmiş, Karaköy’e gelivermiş, daha varmış
kalkacak motora, beklemiş, beklemiş...
Vakit bol ya, enteresan şeyler dikkatini cezp etmiş...21
minare saymış; uzun ve kısa minareler, tek şerefeli ve üç şerefeli minareler,
uzak ve yakın minareler, tam 21 minare, motor gelmiş, binmiş kız... Binmiş ama
yolculuk kısa sürmüş Eminönü’nde inin demiş kaptan, inivermiş... Sonra bir
başkasında binmiş, yol ne de bitmek bilmezmiş... neden sonra karşı kıyıdan bir
minareye gözü ilişmiş, minarelerin hikmetini hissetmiş, fark etmiş unuttuğunu
namazı, karşı kıyıya varana kadar vakit bitecekmiş...canı yanmış,,,21 minareyi
boşuna saymamış, ama anlayamamış...
Bazen anlayamazmış, kendisine söylenenleri...
13 Temmuz 2012 Cuma
Hikâye
Ben hikâye okuyamazdım, okumazdım, lise hatta
ortaokul yıllarından beri hep çabaladım, her deneme başarısız oldu... Yahu
koskoca Sait Faik'e kaç kez döndüm, bu sefer olacak, seveceğim hikâyeyi diye
kaç deneme, ama yine olmadı. Sevemedim hikâyeyi, kısalığından şikâyet etmedim
hiç, denemelerden aldığım keyif, şiire göz kırpışım, romana müptelalığım... Ama
olmadı hikâye olmadı... Bir edebi türü kendime yasak ettim sonunda...
Taaa ki... Bir deneme daha yapmaya mecbur kalana dek, sen
hakkında onca şey öğren, sempozyumlar dinle, dostlarıyla sohbetler et, onun hikâyesini
kendine konu edinenlerle gez... Okuma
Olmaz dedim aldım elime "sır"rı, incecik kitap
gözümde kocaman, sen ne külçe gibi ağır, tuğla gibi romanları bir gecede deviren
edebiyat meraklısı (sevdalısı falan fazla kaçardı- o kadar da değil- zira),
aldım elime evirdim çevirdim, bitmez bu 90 sayfa dedim, ama yahu bir fikrin
olsun...
Bir gün işten eve dönüş yolunda, katık ettim... Olur şey
değil ya oldu, nice zamandır aklımdaki bir mevzuya dair, nasıl edebi, nasıl
şairane tespitler, üstelik hikaye içinde... Romandan daha akıcı, şirinden daha derin...
Her cümlede başka şey gizli, her kelimede başka oyun... Olur, şey değil ya oldu,
bitti kitap evi bulmadan yolum...
Sonra bir uzun hikâye, sonra bir başkası... Sonra başlasın hikâye
alışkanlığı... iyi ki varsın Mustafa Kutlu
"dert"
kendime dert edindiğim onca şey... aslında sadece zihnimi,
gönlümü meşgul eden sıkıntı kırıntıları... gerçek birer " dert "
değiller... şımarıklık belki benimkisi... belli ki yok hiç "gerçek"
derdim, okuduğumdan, duyduğumdan kendime dert üretecek kadar "dertsiz"im.
Öbür yanda başkaları gerçek dertlerle meşgul, kiminin derdi hepsinden daha gerçek...
savaşın ortasında biri, gerçekten ateş altında, öbürünün ateş yüreğinde,
yanındakilerle savaş halinde... ikisi de savaştan mustarip... kendi
çıkarmadıkları bir savaştan
birinin "dert" dediği, öbüründe teferruat hani,
kimi canından dertli, kimi cananından... belki biri cananın
yokluğundan...
hangi imtihan kolay ki? hangisi acısız?... peki, hangi
"dert" devasız?
bu aciz ruhumda açılan yaraların tedavisi mümkün... elbet
bir gün gelir dertlerimin devası. Peki ya ebediyen gitti ise canının yarısı...
var mı bu derdin şifası? kiminin canı yanarken öyle derin benim ki de
"dert" mi? derim, geçerim.
12 Temmuz 2012 Perşembe
çok farklı ve uzak
Ki ben Müslüman’ım diyorsam... Ki Elhamdülillah öyleyim,
bütün Müslümanlar kardeşim… Ben nasıl derim falanca benden çok farklı ve uzak…
Her kardeşim, ablam, ağabeyim bana benden yakın farz ettim… Nasıl ki iman ettik
o rabbe aynı hisle, nasıl ki sığındık ayete… Nasıl ki aynı hadislerden aldık
feyiz, biz öyle biriz, aksiyse kalbinden geçen dikkat et Müslüman kardeşim,
şeytan yaklaşmış ruhuna…
Aman teslim olma
Ellerini açıp duaya durduğunda, ettiğin dua kime hatırla… Biz
ancak ondan yardım isteriz, hepimiz, başka eller, farklı şeklilerde hep Allah’tan…
Biz Müslümanlar
Kimimiz sakin yollar seçeriz, kimimiz inişli-çıkışlı, kimimiz
koşa koşa gideriz, kimimiz sessiz ve emin… Başka yollar, başka canlar… Yolun
sonu aynı değil mi? hep bir emel için değil mi bütün meşakkat, Rabbin rızası…
Ahh biz Müslümanlar
Unutmuştuk değil mi? Ne sanmıştık sahi? Bir tek biz miyiz
inananlar? biz..ve etraftaki diğer birkaç kişi…Vahh biz Müslümanlar
Birbirinden çok farklı ve uzak yaratılmışlar…
11 Temmuz 2012 Çarşamba
halbuki
ben sanmıştım, her şey değişir...
böyle başladım yazmaya vardı yazacaklarım, halbukilerle, belkileri yarıştıracaktım ; derken bir mesaj geldi, bir dost rüyasında görmüş beni :) nasıl değişik bir rüya, nasıl girmek istedim içine...içinden manzara geçen, yolculuk geçen, dostluk geçen bir rüya :)
deniz kenarında olmak istedim, dalgalı bir deniz...benim gibi
yanımda sağlam bir omuz olsun istedim, güvenecek, yorulmadan dinleyecek, hep doğru şeyler söyleyecek, hep anlayacak, hiç küsemeyecek... onun gibi
ilk dalgada kaçmayacak, cesur...metanetli...gibi gibi
gibi.
gibi..
gibi...
10 Temmuz 2012 Salı
sussss...
Bana her gün yeniden yazdıran, hepsini sildiren... Her ne
isen çık içimden, sükûneti özledim ben.
9 Temmuz 2012 Pazartesi
hipoglisemi :)
Tamam, sanırım artık sakinleştim. Çırpınarak geçirdiğim koca
bir hafta bitti, İşte bu kadar. Bir ay da bitecek, bir yıl da… İşte sonra ben
daha iyi olacağım inşallah. Dalgalar durulacak, içimde mütemadi çığlık atan kız
susacak. İyi olacağım ben, kendime öfkem geçecek, sosyal medyadaki
haykırışlarım kalacak belki, belki birkaç dostum hatırlayacak o zayıf halimi. Bitecek
sonra, ben gene normal bir insan olacağım.
Gülünecek şeylere gülen, ağlanacaklara ağlayan. Yemek yiyebilen, durup
durup boşluğa dalıp gitmeyen… Herkes gibi biri. Bu kadardı bitti. Sahi bitti
mi?
Hem gerçekten de her şerde bir hayır vardır, sahiden bir
parça büyümüşümdür belki, rabbime yakınlaşmak için bir fırsat bulmuşumdur kendimde
açtığım yaralarda, daha içten okumuşumdur, daha gerçek varmışımdır secdeye,
sahiden hatırlamışımdır neden dünyaya geldiğimi, sahiden etmişimdir duaları…
Ve ne ilginç bunca serzeniş, inciniş, incitmekten inciniş
arasında hiç gözyaşı yoktu… 1 hafta sürse de fark etmem, hiç ağlamamışım ben, belki
de savaşan sandığım gibi yüreğim değilmiş hep, daha çok zihnimde yapmışım bu
kavgayı. Duygularıma söz geçirmişim gerçekten, büyümüştür belki onlar da
benimle, aklımla, fikrimle…
Hani dualarımda es geçmediğim, hani tamam ben denemeyi severim ama vardır denemeyeceklerim derken aklımdan geçirdiğim...bir kere de olsun olacaksa, kalbim gelmez denemeye yanılmaya dediğim...ilk kez belki içimden geleni dinlemeliyim, cesaret etmeliyim dedim...yanılmışım, denememeliymişim...ilk kez olsun, bir kez olsun, gerçek olsun dedim, olamadı, olamadım, yanıldım...tükendi cesaretim
Şimdi tam bir hafta geriye gitsem ne yapardım diye düşündüm birden;
yürüdüğüm yoldan geri mi dönerdim? Başka şeyler düşünür? Başka şeyler mi
söylerdim? Daha mı az korkak olurdum? Daha mı çok? Daha mı çok titrerdi
ellerim? Daha mı çok kaçardı gözlerim? Daha mı cesur olurdum yoksa? Birkaç cümle
eksik mi fazla mı söylerdim? Daha mı çok
anlatır? Yoksa gizler miydim? Bildiğim hiç bilemeyeceğim… Bilemeyeceğiz… Ne
tuhaf… Komik ama eminim ki kahveme bir şeker atmayı unutmazdım, kendimden kaçamasam
da hiç olmazsa hipoglisemiden kaçabilirdim :))) bu da bana ders olsun hadi
8 Temmuz 2012 Pazar
"mature" or " married"
how funny, this was written in 2011, and never published only because I was not sure what I was saying, maybe I am now..still with a biggg question mark in my mind, I know that I haven't changed much by turning 22 to 23.
well...don't know where to start, but definitely should
write, plus didn't pick the language myself, it just come from inside, not that
I am better on English, it just comes...last days were less depressive than
last months fortunately :) not enough to smile but still better, even so my
mind is brilliant on finding the negative to obsess as it found the issue of my
changing friendships and getting old. I admit that I am 22! and even that's
about to be over, but comeeee on, time pass so damn fast, while I am typing I
stare on my fingers, they are pretty much the same they were 5 years ago
although my body and face changed a bit for sure, so my mind and heart? No
way... they are not mature yet...they gained so much,
they suffered enough but no! Never enough to be a young adult!!! a working
young lady who is not allowed to wear jeans on business time... come on that
can't be me, I am supposed to stay as the student who is crazy to learn,
explore and try. Hours of chatting with mates, reading till tears come from my
tired eyes, watching movies on any time, praying, crying etc. there all about
to change...come on all these mates they loved spending time with! Yeah most of
they are now grown, and well both happily and sadly mostly engaged, some
married and lots of long term related...and I am the only one determined to
stay single for looonger, This just makes me feel very bad sometimes, because I have to share them (maybe even lost) with the "loved" ones. I have to watch the time to call, never wait for a quick answer to an email, can't meet on weekends, or after work, yep they have changed a big time... will I change? Will I turn to be one of my friends,
who I made some serious fun about. Who knows? time will show and I will live...
"şaşırma"ya övgü
Onca iç karartıcı yazında sonra belki şimdi sevdiğim bir
şeyden söz etme vakti, beni heyecanlandıran, yüzüme tebessüm konduran bir
şeyden "şaşırmak"tan, tabi olumlu bir şaşırma hali söz ettiğim, korku
ve panik içermeyen bir şaşırma... Beklemediğin ama keyifli bir mesaj
aldığındaki şaşırma, uzun zamandır görmediğin arkadaşınla birden karşılaşınca
gelen şaşırma, masanda sahibini bilmediğin çiçekler görmenin bünyede yarattığı,
sonrasını düşünene kadar geçen süredeki şaşırma... Kalbine indirmeyen,
gülümseten bir şaşırma. Hani çok sevdiğin bir kardeşinin uzak yollardan gelip,
kapıyı çaldığında duyduğun heyecandaki şaşırma. Çok seviyorum şaşırmayı, küçük sürprizlerle
sevdiğimi hatırlatmayı, sevildiğimi anlamayı... Seviyorum; cevap gelmez ama
deneyeyim diye attığım bir postadan, heyecanlandırıcı bir davet almayı,
bilmediğim bir yolda yürürken kendimi bildiğim bir yerde bulmayı. İşte öyle… Seviyorum
şaşırmayı, sürprizim var demeden şaşırtan insanları, ondan bir daha
duymayacağım derken sesiyle, sözüyle şaşırtanları… Şaşırtmaya cesareti olanları…
7 Temmuz 2012 Cumartesi
eder mi?
Bugün bloğun başlığını fark ettim birden
; “ve hayat... devam eder”. Eder mi gerçekten? Ederse ne kadar zaman sonra eder
hayat devam? Hani devam etmek derken, bir günün en az bir kaç saatini kalbinde
tuhaf bir sızı, anlaşılmaz bir bitmemişlik hissi yaşamadığın bir devam etme
hali, ne zaman gelir yani? Ne zaman işin ortasında ya daha farklı olsaydı her
şey diye bir fikir düşmeyi bırakır zihnine, ne zaman gelir gelmez onu
kovabilecek güç bulursun kendinde? Hayat devam eder mutlaka, boşuna yazmadım
onu öyle, biliyorum… En fena düştüğünde bile kalkarsın, başlarsın yürümeye. Peki,
ama ya düşmekten bu kadar korktuğun için saçmalamışsan, düşmemek, kırılmamak,
kanamamak, kanatmamak, incitmemek, ah
almamak için tedbiri fazla kaçırmışsan, olmadığın biri gibi davranmışsan, yine
hayat devam eder mi? Kendine kızmaların öyle hemen geçer mi? Sonuçtan memnuniyetsiz
olduğun için değil, kendinden şikayetçi olduğun içinse sızılar, hemen diner mi?
Mümkün olmadığını bildiğin halde, ya kadere etki ettiysem diye kızıyorsan kendine,
hayat…devam eder mi?
6 Temmuz 2012 Cuma
Planlar
Bir gün bir bakmışım... Bugüne kadar kendimle ilgili
eleştirdiğim, değiştirmeye çalışıp didindiğim bir halim, ne büyük nimetmiş... Plansızlığım...
Benim savrukluk sandığım tevekkülün kendisiymiş... İyi ki yarının her anını
düşünüp koymamışım kenara, iyi ki rabbim nasıl isterse öyle olsun, “hayırlısı”
olsun demişim bu güne değin, öyle olmasaymış göremezmişim büyük resmi, öyle
olmasaymış dinleyemezmişim içimdeki sesi... Planlar tıkarmış kulaklarımı,
duyamazmışım gerçeği...
Ne cesaretle plan yapıyoruz ki biz? Hayatta en çok
istediğimizin belki de nasibimizde olmadığını nasıl hesap edemeyebiliyoruz? Nasıl
unutuyoruz her şeyin "o"nun elinde olduğunu? ne cesaretle
belirliyoruz, hangi gün nerede olacağımızı, 5 yıl sonra ne yapmak istediğimizi,
ne vakit evlenip, ne zaman-kaç çocuğumuz olacağını planlama cesaretini, bütün
bunları aklımızdan geçirme cüretini nereden bulabiliyoruz?... Düşünüyoruz, kafa
yoruyoruz, planlıyoruz, sonrasına bir küçük "Allah nasip ederse"
iliştiriyoruz, ama aslında tam da istediğimiz gibi olacak her şey böyle
biliyoruz...
Yok, yok ben yalnızca rabbimin nasip ettiklerini istiyorum, planlamıyorum...
Dua ediyorum, "o" nasıl isterse öyle olsun, bilmiyorum
"yarın" var mı? Nereden bileyim?
Tek duam, isteğim eğer olacaksam
"biri", bir planın parçası, belirlenmiş hedeflerin
aracı değil, duaların kendisi olayım, dualarla istenen, tevekkülle beklenen...
4 Temmuz 2012 Çarşamba
"zaman" üzerine bir yazı
Şimdi öyle zamanlarda yaşıyoruz ki günler, saatler,
dakikalar, bir zamanlar algılandığından çok farklı, hani insanların mektupla,
telgrafla, faksla, telefonla haberleştiği devirlerden, çok değil
belki on yıl öncesinden bile bambaşka algılıyoruz zamanı, çocukluğumda bile
daha yavaş akardı sanki zaman... Düşünüyorum da âşık maşukundan haber alabilmek
için kim bilir ne uzun vakitler beklerdi mektubun gelmesini, çok eski değil
telefon başında çalsın diye beklenen, ya ben yokken gelirse beklediğim telefon
denilen zamanlar... Şimdi her yanımız ağlarla sarılmış... Sabır elimizden
alınmış..."zaman" kaygan zemin. Bizi başkalarına bağlayan küçük-büyük
ekranlardan alıyoruz pek mühim haberleri, beklemeye sabrımız yok hiç, olsun
bitsin istiyoruz her şey, dakikaların hesabını yapıyoruz bak ben yazalı ne
kadar uzun "zaman" oldu diyoruz. Uzun mu? Gerçekten bir gün uzun mu? Değil
aslında ama işte biz öyle algılıyoruz, ben doğalı 732.138.953? saniye
geçti, belki bir zamanlar birileri sevdiğinden benim ömrüm kadar ayrı kaldı. Bir
günde 86400 saniye var, bir mektubun yerine ulaşma süresiyle
kıyaslarsam ne kadar kısa ama işte bugün ne kadar da uzun... Bu yazıyı yazarken
geçirdiğim "zaman" ne tuhaf...
3 Temmuz 2012 Salı
Düşünme hastalığı
Eğer kafanızı yastığa koyduğunuzda, zihninize hücum edenlerden kaçamıyorsanız bir şeyler var demektir, dikkat ilk semptom olabilir...
Neyse çok uykum var zaten, birazdan baskın gelecek, düşünmeyeceğim derken buluyorsanız kendinizi...dikkat bu gece uykusuz geçebilir
Nasıl olsa birazdan ezan okunacak, şeytan galip gelir... uykunun eline düşeceğim vakit o vakittir, düşünceler de bir bir dağılıverir diyorsanız, hastalık başlamış biledir...
Şeytan bile düşünceleri kovamamışsa, birazdan alarm çalacak nasıl olsa, ertele tuşuna bastığımda her günkü gibi en ağır uyku gelir oturur bünyeme diye bir umutla bekliyorsanız, aslında umut tükenmiştir...
kendinizi kandırmayı bırakıp, düşüncelerinizle yola koyulabilirsiniz...onlar daha uzunca bir süre sizinledir, geçmiş olsun
Neyse çok uykum var zaten, birazdan baskın gelecek, düşünmeyeceğim derken buluyorsanız kendinizi...dikkat bu gece uykusuz geçebilir
Nasıl olsa birazdan ezan okunacak, şeytan galip gelir... uykunun eline düşeceğim vakit o vakittir, düşünceler de bir bir dağılıverir diyorsanız, hastalık başlamış biledir...
Şeytan bile düşünceleri kovamamışsa, birazdan alarm çalacak nasıl olsa, ertele tuşuna bastığımda her günkü gibi en ağır uyku gelir oturur bünyeme diye bir umutla bekliyorsanız, aslında umut tükenmiştir...
kendinizi kandırmayı bırakıp, düşüncelerinizle yola koyulabilirsiniz...onlar daha uzunca bir süre sizinledir, geçmiş olsun
16 Şubat 2012 Perşembe
ben yine bazen çok üzülüyorum
heveslendiğim
istediğim
şeyler elimden kaçıyor
sesimi duyuramıyorum
neden?
hani istediklerim olurdu?
neden olmuyor?
olmasın mı?
gitmeli miyim?
uzaklaşmalı?
küçücük şeyler için
büyük şeylerden kaçmalı mı?
içimden mi ağlamalıyım hep?
sanki
istediklerime sarılmıyorum
en sıkı
ya da ısrarcı değilim yeterince
içime ağlıyorum
küçücük
minicik şeyler için
kocaman gözyaşları
hep içime...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)